O’nun herkesten daha yakını, Kur’ân’ın İkinciliği kulağına küpe diye taktığı Saadet asrının Sıddîk’ı: Vücudumu cihanlar kadar büyüt de Cehennem’i ben doldurayım; tâ kullarına yer kalmasın diyerek, nefretin kalbinde yer bulamayışını, muhabbetin bütün varlık dünyasını istilâ edişini ne güzel anlatır. O günden devrimize kadar, ulu dağlar gibi başı dumanlı nice büyükler vardır ki, etrafın derdiyle daima gözleri nemli ve içi muhabbetle dolu yaşamışlardır. Asrımızın âfâkında, yangınlar hâlinde gönlümüzün derinliklerine kadar nüfuz eden, Milletimin imânını selâmette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım; çünkü, vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. sözleri, önüne geçilmez hudutsuz bir muhabbetin ifadesidir ki, O’na doksan küsur senelik hayatında, her türlü zevki haram etmiştir. Dünyayı aşıp verâsındaki zevkleri dahi ayağının altına alan bir hasbî için fedakârlığın bu kadarı, o kâmet–i bâlâyı küçük gösterir. O muhabbet deyip girdiği şu ziyafet evinden, muhabbet deyip bir hamlede rıza diyarına uçmuştur. Yığın yığın Düstur o misal varlıktan geriye kalan kuşların kanatlarında, bulutların üstünde, rüzgârların sırtında hep uçuşan bir muhabbettir. İnsanları sevmek… Mü’minleri sevmek… Omuz omuza koştuğu, savaştığı cihad arkadaşını sevmek… Derecesine göre bütün varlıkları sevmek… O’nda sevgi his ve mizaç istikametidir. Kin, bir mizaç bozukluğu, nefret, kanser hastalığı, husumet, içtimaî bir vebâdır sözü ve sesi tu cümlede tam tonunu bulmuttur: Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.