Kar yağar, yağmur yağar, bulutlar yere su serpip tozu toprağı yatıştırır, sonra çekilir gider, Güneş, kürenin bağrına elini uzatır, yardım, yardım diye atan kâlbine, sahibinin izni ile bir itminan getirir. Ay, günlere destan düzer… Bir bir bütün yıldızlar bu türküyü söyler, siyah saçlarını yüzüne dökmüş uyuyan gece o kadar munisleşir, tatlılaşır ki, âdeta gündüzden farkı kalmaz. Omuz omuza âyetler, uç uca işaretler, şerh ister, tarih ister ki, kafa ve vicdan yar olsun. İç-dış olan bu âlem ve Kur’ân birbirinden koparıldığı günden beri kopardığı feryat, maceranın bağrını kana boyasın, elmasın kademini kömürün ateşini söndürsün.
Çekirdek çürür ondan ağaç olur, ipekböceği ipek hasıl eder, sonra yok olur. Bütün bunlar arşa birer cilve, devran bunun üzerine kurulmuş, çark bu istikamette dönüyor. Biz de fıtratın bu yüksek kanunlarına uymak mecburiyetindeyiz.
Izdırabımız çocukların saadetini, ağlamamız onların gülmelerini, hiç olmazsa bir ağacın tımarına verdiğimiz ehemmiyet kadar üzerlerine eğilmemiz, onların ebediyen var olmasını temin edecektir. Sevilen ve sevilecek olan varlıkları, sevimsiz hâle getirmeye, hoyratlaştırmaya hakkımız yok. Hakk’ın fidanlarını, Cennet bağının güllerini soldurmaya nasıl hakkımız olabilir? Bizim onlarla alâkamız çobanlık alâkasından daha ileri değildir!
Hakk’ın Habibi, torunlarını, ev yakınlarını, çocuklarını omuzunda büyüttü… Hem büyük bir dâvânın mücahedesi, hâlledilmesi çok güç meselelerin mihraka oturtulması esnasında… Evet, o esnada eşsiz elmas, kerim yavru İbrahim’in demirci dadısına gidiyor; isin, pasın içinde O’nu okşuyor, sinesine basıyordu.