Hayal ipinin çözüldüğü, aklın parçalarının suya erdiği o âlemde, kanat çırpıp göklere yükselen de odur. Efendiler Efendisi, bu mevzuun dahi büyük sarrafı, küçükleri çocukluk semasının ayı, güneşi Hasan ve Hüseyin’e (ra) Cennet reyhanı dememiş miydi? Bu, üstü kapalı, o ebedî nimet sofrasında, iştah açıcı bir koku demektir.
Onlar; İranlısı, Turanlısı hattâ Küfristanlısı, Cennet ehline çocuk sevgisi zevkini yetiştirecek fidanlardır. Biz dünyada onların ışıklarına çok defa gölge olur, bütün ümit gündüzlerini geceye çeviririz. Haşir-neşir olduğumuz ruh sıkıntılarını onların mukavemetsiz ruhlarına da içiririz. Zihnî melekelerin inkişafa başlaması ile ufkunda beliren binlerce istifham içinde terk ettiğimiz o yavrucaklar kendine bir şey vermeyen görgüsüz ve duygusuz muhitin, kör inat ve amansız baskısı karşısında, bir saksı içinde oraya hapsedilmiş bir kır çiçeği gibi, çirozlaşır, fıtrat ve tab’ına aykırı bir istikamette varlık arzetmeye başlarlar.
Artık, geniş ufuklarda fevkalâde bir cüretle şehbal açıp tecessüse koyulacak o ölü ruh, mücerret düşüncenin elinden tutup götüreceği, ulvî âlemlerin sonsuzluğuna eremediği için, maddenin hudutlarına çarpa çarpa kolsuz kanatsız kalır. Hâlbuki o parlak ufuklar ve o feyizli kucakta, daima hasas, daima mevceler hâlinde ve fıkırdaşan o masum oluşma ve istenen şekle girme sancısını çekmektedir. İçini dolduran niçinlere cevap verir, semasını tereddüt hislerinden temizlediğiniz an, onu yaratılışın hikmeti istikametine sevk etmiş olacaksınız.