Resûl-ü Ekrem Efendimiz, bir sahabinin aceleci tavrı karşısında Sizden evvel insanlar alınır, hendeklerin içine konulur, testere ile ortadan kesilir, tırmıklarla ve taraklarla eti kemiğinden ayrılırdı da Allah’ından vazgeçmezlerdi. Allah va’dini yerine getirecek, güllerinizi açtırıp, bülbüllerinizi öttürecek ama siz acele ediyorsunuz demişti. İşte bu münasebetle, Ashab-ı Kiram’ın yapılan işkencelere tahammülsüzlüğü üzerine bu sure nazil olmuştu.
Ashab-ı Uhdud inananları hendeklere koyuyor, ateşlere atıyordu. Roma’da Hıristiyanlara yapıldığı gibi ağaçlara bağlanıyor, etraflarına odunlar yığılıyor, cayır cayır yakılıyor, işkenceler devam ediyordu. Bir gün kucağında çocuğu olan bir kadın getirdiler. Kadın çocuğu için endişe edip hendeğe düşmekten çekinince Cenâb-ı Hakk çocuğu konuşturdu. Ey anneciğim sabret. Çünkü sen Hakk üzerinesin. At kendini anne, Allah seninle beraberdir. dedi.[38] Tahid ve methuda yemin olsun.
Allah o şahide ve o meşhude yemin ediyor. Kendisi için yanana, kendi adına yemin ediyor. İşkenceye dayanana, o işkenceyi gören meleklere, o ma’nâyı müşahade eden peygambere, elindeki kitaba yemin ediyor.
Yanan ateş ve o ateşi yakanla, hendeklerin kenarlarında oturanlar vahşetlerini seyreder ve zevk alırlardı. Mü’minlere reva gördükleri işkenceyle zevk ve haz duyarlardı. Zaman geçmiş, asırlar değişmiştir ama küfrü temsil eden bütün firavunlar, bütün mütekebbirler, bütün mağrurlar aynı hava içinde olmuşlardır. Değişen sadece işkence şekilleridir. Onlar ateşlere atmışlar, testere ile parçalamışlar, bugünküler de zindanlara atmışlar, çeşitli eza ve cefa yapmışlardır.