ediyoruz. Allah’ım! Bizim kâinatın zerreleri adedince ağzımız ve ifade kabiliyetimiz olsaydı bunların tamamıyla Seni tesbih edecektik.” demek suretiyle yerine getirmek mümkündür. Nitekim müminler günde beş kere namazlarından sonra otuz üçer defa, “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” diyorlar. Her ne kadar müminlere külfet olmaması için zikir böylesi küçük rakamlarla sınırlandırılmış olsa da her zaman bunu daha da artırmak mümkündür.Evet, zikir bizim vazifemiz, Allah’ın da hakkıdır. O hakkı birle eda etmekle iktifa etmeyerek trilyon trilyon adetlerle eda etmenin gayreti içinde olmak gerekir. Bir insan, sırf lafzen “Sübhanallah, Sübhanallah…” diyerek tesbihini çektiğinde de vazifesini yapmış olur. Bu ayrı bir meseledir. Fakat niye trilyon sevabı almanın bahis mevzuu olduğu bir yerde bir sevapla iktifa edelim ki! Trilyonlarla O’na kurbiyet kazanmak, O’nun maiyetine ermek, O’nun teveccüh tayflarıyla serfiraz kılınmak varken niye bire kanaat edelim ki!
İsimsiz Müsemma Döneminde Zikir
İsimli müsemmanın canlı yaşandığı dönemlerde tekkelerde “lâ ilâhe illallah”, “estağfirullah” gibi zikirler belki yüzer bin defa söylenmiştir. İnsan, vaziyetinin müsaade etmesine göre değişik kelimelerle Allah’ı zikredebilir. Mesela arabaya bindi ve altı saatlik bir yola gidecek. Bu yolculuğunu zikirle değerlendirebilse belki yüz bin tane “lâ ilâhe illallah” diyebilir. Şuurun peşinde olma esas olsa da bunların hepsini şuurlu söyleyip söyleyememe meselesine de takılmamak gerekir. Zira insan, zikri kemiyet açısından böyle bir enginliğe bağlamazsa onu derinlemesine duyarak eda etmeye hiçbir zaman muvaffak olamaz.Bir dönemde Hakk’a teveccühler isimsiz müsemma idi. Nakşî, Halidî, Kâdirî, Şâzilî, Bekrî, Cerrahî diye isimler bilinmiyordu. Fakat onların yaptıkları şeylerin hepsi vardı. Her yerde