İçeriğe geç

ka bir yerde sesini biraz daha yükseltir ve gürül gürül şu sözleri söyler: “Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız! Kahhâr bir el ile cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tardedilip ebedî zulümata çabuk atılacaksınız! Arkamdan, pek çabuk sizin Nemrutlaşmış reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek. Ben de huzur-u ilahide yakalarını tutacağım. Adalet-i ilahiye, onları esfel-i safilîne atmakla intikamımı alacağım! Ey din ve ahiretini dünyaya satan bedbahtlar! Yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz! İlişseniz, intikamım muzaaf bir surette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben rahmet-i ilahiyeden ümit ederim ki mevtim, hayatımdan ziyade dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp başınızı dağıtacak! Cesaretiniz varsa ilişiniz! Yapacağınız varsa göreceğiniz de var!”143 Hiçbir zulüm ebediyen devam etmez. Bela ve musibetler ne kadar uzun sürerse sürsün bir gün mutlaka geldiği gibi geçer. Fakat şunu unutmamak gerekir ki kim ne yaparsa kendine yapar. Zalimler kendi elleriyle kendi berzah ve ahiret hayatlarını karartırlar. Fakat başa gelen sıkıntılar, onları çekenler için keffaretü’zzünûb (günah ve kusurlara kefaret) ve vesile-i necat (kurtuluş vesilesi) olabilir. O yüzden başa gelen her şeyi sabırla, rızayla karşılamak çok önemlidir. Enderûnî Vâsıf ne güzel söyler:“Gelir elbet zuhura ne ise hükm-ü kader,Hakk’a tefviz-i umûr et; ne elem çek ne keder.”İşte bu sebepledir ki başa gelen felaketlerden ötürü ne sarsılmalı ne paniğe kapılmalı ne de yürüdüğümüz yoldan dönmeliyiz. Gidilen yolların durumuna göre vites değiştirebilir, hızımızı ayarlayabiliriz. Yollar açıldığında vitesi yükseltiriz. Önümüze rampalar, virajlar çıktığında yolun keyfiyetini göz önünde bulundurarak hızımızı düşürür, yolun durumuna göre seyahatimizi sürdürürüz. Fakat durmayız. Hatta yürümeye imkân bulamadığımızda bile yerimizde hareket etmeye devam ederiz. Bizi bu yola sevk edenin, bu yolda önümüzü açanın ve yapmamız gereken şeyleri bize

260