Öte yandan Allah Teâlâ, sadece Kendi haklarını değil, başkalarının haklarını da kabul ederek ve bunları yerine getirmemizi isteyerek, Kendisine karşı olan sorumluluklarımızı azaltıyor, daraltıyor. Âdeta, “Bana şu kadar kulluk yaparsanız da Ben bundan razı olurum.” buyuruyor. Kulluğu ve ibadeti kolaylık esasına bağlıyor. Üstelik O’na karşı vazifelerimizi yaptığımız takdirde bizlere ebedî cennet nimetlerini vadediyor. Bütün bunlar, O’nun engin merhametinin bir tecellisidir.
Allah Resûlü’nün Yolu
Sahabe efendilerimiz, Allah hakkının büyüklüğünü çok iyi kavramışlardı. Dinin her bir Müslümana yüklediği vazifelerle yetinmiyor, Allah’a daha fazla ibadet etmek istiyorlardı. Hatta bir seferinde onlardan bazıları gece boyu ibadet etmeye, hiç aralıksız oruç tutmaya, ailelerinden uzak durmaya karar vermişlerdi. Bu hususta gayritabiî yollara başvurmaya niyetlenenler dahi vardı. Ne var ki bu, Peygamber Efendimiz’in yolu değildi. Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), kâmil manada ibadet ü taat yapmanın yanında ailesiyle meşgul oluyor, ashâb-ı mesalihi (ihtiyaç sahipleri, ihtiyaçlarının görülmesi için başvuran kimseler) dinliyor ve toplumun sorunlarıyla meşgul oluyordu. Zamanını çok iyi planlıyor, işleri çok iyi taksim ediyor, mesaisini çok iyi tanzim ediyor ve böylece yapması gereken bütün işleri arızasız, kusursuz götürüyordu. Fakat sahabe efendilerimiz bir bakıma şöyle düşünüyorlardı: “Allah, âyet-i kerimenin açık beyanıyla Nebiyy-i Ekrem’in geçmiş ve gelecek bütün günahlarını affetmiştir.82O bir peygamberdir. Ama biz O’nun gibi değiliz. Allah bizden her şeyin hesabını soracak. Bu yüzden biz dünyadan el etek çekip ibadetle dolu bir ömür geçirmeliyiz.”Ne var ki onların bu düşüncesi Nebiyy-i Ekrem’in (aleyhisselatu vesselam) sünnetine muhalifti. Allah Resûlü onlara ruhunda
Dipnotlar
- Fetih Sûresi, 48/2.