Zât-ı Ulûhiyet’in Hakkı
İnsanın üzerine terettüp eden haklar aynı derecede değildir. Bazıları çok daha önceliklidir. Elbette bütün hakların başında Zât-ı Ulûhiyet’in hakkı gelir. Bizi varlık sahnesine çıkaran, bize can veren, bizi insan olarak yaratan, şuurla donatan, diğer varlıklardan üstün kılan, İslamiyet’le şereflendiren O’dur. O’nun hakkına denk bir hak yoktur. Bir milyon sene yaşasak ve bütün ömrümüzü ibadetle, dine hizmetle geçirsek yine de Rabbimizin hakkını eda edemeyiz. Nitekim bir hadis-i şerifte, ömrünü ibadetle geçiren bir kulun, yaptığı bütün ibadetlerin bir gözün şükrüne bile mukabil gelmediği beyan edilir.80
Sadi’nin Gülistan’ında ifade ettiği üzere her nefes iki şükrü gerektirir: İnsan nefes alamasa ölür, aldığı nefesi veremese yine ölür. Bir nefes alıp vermede bile Allah insana iki defa hayat bahşeder.81 Zât-ı Ulûhiyet’in hukukuna bu açıdan bakarsanız, nasıl altından kalkılması güç ağır bir yük olduğunu, başka haklarla mukayese ve muvazene edilemeyeceğini anlarsınız. Aynı şekilde O’na ibadet etmenin nasıl tabiî bir sorumluluk olduğunu da. Çünkü sadece kendisine ibadet ettiğimiz Mabûd-u Mutlakımız, hayatın gayesi yapılmaya layık tek varlık Maksûd-u Bi’l-istihkakımız O’dur. O’na kulluk etmek insan olmamızın gereğidir. Allah’ın hakkını eda etmeye kalksak başka hiçbir hakka sıra gelmez. Bununla beraber Cenab-ı Hak bizden üzerimizdeki nimetlerin büyüklüğü ölçüsünde bir vazife istemiyor. Belki yirmi dört saatin sadece bir saatini namaza ayırmamızı, senenin bir ayında oruç tutmamızı, kazancımızın kırkta birini zekât olarak vermemizi ve imkânımız olduğu takdirde ömrümüzde bir defa hacca gitmemizi istiyor. Eğer bir insan nail olduğu nimetler karşısında bu kadarını da çok görüyorsa ona “insaf!” denir.
Dipnotlar
- Hâkim, el-Müstedrek, 4/278.
- Bkz.: Sâdî-i Şirâzî, Bostan ve Gülistan, s. 309.