Zaten, böyle kendi değerlerine karşı şüphe ve tereddüde düşen bir millet, ne ile atılım yapacaktı ki? Ayağını nereye basacak? Yenilik düşüncelerinin temeline ne koyacaktı? Evet bu apaçık baş aşağı gitmek demekti. O kadar ki birçok entelijansiyamız, ‘acaba İslâm’ın nesi eksik? Kurân’ın va’dettikleri yanlış mı?’ demeye başladı. Pek çok kimse:’Biz yeryüzü mirasçıları isek şayet -ki Kur’ân öyle buyuruyor- bu zillet neden?’ diyordu. Biz her yerde bozguna uğrarken karşı taraf silah ve askerî gücüyle, servet ve geniş imkânlarıyla üstünlüğü daha çok eline geçiriyordu. Gün geldi harp tazminatlarını dahi ödeyemez hale geldik. Bu da kendi değerlerimize karşı bizi bütün bütün sarstı. Birinci Meşrutiyet’e doğru gelirken devletin bünyesinde dünya kadar dinsiz vardı. Evet ilim ve teknoloji öğrenmek için Batı’ya, hususiyle de Fransa’ya koşan binlerce genç oradan dinsizlik ithal etmekten gayri bir şey yapmadılar. Ne ilim-irfanla uğraştılar, ne de teknolojiyle. Orada sırf, aşağılık kompleksi içinde sefalet hayatı sürdüler. Yahya Kemal diyor ki: ‘Ben Paris’te öyle insanlar tanıdım ki, sırf Parisli olmak, Paris’te kalabilmek için işportacılık yapıyordu.’ Yani okuma ve tahsil için Avrupa’ya gidenler orada kendilerini sefahete salıyorlardı ki, bu da Batı’nın bizim için aldatan bir put haline gelmesi demekti. Bütün kriterler onlardan alınıyor ve her şey ona göre ayarlanıyordu. Tabii bunlar yapılırken de aydınlarımız körü körüne, her gün biraz daha Batı’nın kulu ve kölesi haline geliyordu.