İçeriğe geç

İman ve sonrası mülâhazalarda da insan, yine en mümtaz bir mazhariyeti hâizdir. Evet, kâinat ve eşya karşısında insan, semalardan daha derin ve meleklerden daha âlîdir. Yerde ve gökte bulunan her şey, kimisi doğrudan doğruya kimisi de dolaylı yollarla ona musahhar kılınmış ve bu konuda ona tasarruf imkânı verilmiştir. Bu musahhariyet ve tasarruf imkânı, insanı bu dünyaya bir misafir olarak gönderen Yaratıcı’nın, onun aczine ve ihtiyacına merhameten tamamen ona bir ihsanıdır. Böyle bir ihsan da ancak, iman şuuruyla sezilip mü’min vicdanıyla değerlendirilebilir. İmanının enginliği ölçüsünde eşyanın perde arkasına uyanmış bir mü’min, bu koskoca kâinatları kendi sarayı gibi görebilir ve canlı-cansız içindeki eşyayı da emrine verilmiş birer vazifeli kabul edebilir.

Bunun bir adım ötesinde, vicdan mekanizmasını harekete geçirip iradesinin hakkını vererek, kalb ve ruhun hayat derecelerinde seyahatler tertipleyip, mânevî zevkler yudumlayan kâmil insanların durumları söz konusudur ki, işin gidip böyle bir mazhariyete dayanmasındaki mânâyı kestirmede zorlandığımı ifade etmeliyim. Potansiyel değerlerini inkişaf ettirip bu zirvelere ulaşan insan için denecek bir şey varsa, o da ifadenin Âkifçesiyle şöyle olmalıdır:

“Onun mahiyeti hatta meleklerden de ulvîdir. Avâlim onda pinhandır, cihanlar onda matvîdir.”

Şimdi acaba, bunca mevhibe ve mazhariyetlerle şereflendirilen insandan beklenen nedir? Bence asıl önemli olan da işte budur. Böyle bir konu üzerinde durulur ya da durulmaz, o ayrı mevzu; ama keşke, insan olmaya terettüp eden böyle önemli bir sorumluluğun şuurunda olabilseydik..!

41