İçeriğe geç

Sıbyan mektebinden yüksek eğitim veren medreselere, imarethanelerden hamamlara, şifahaneden dâru’t-tıbba kadar topyekün bir hayatı kucaklayan Süleymaniye Külliyesi, bütün o geniş gayeli mekânları, bu mekânların tıpkı zincirin halkaları gibi birbiriyle irtibatı, el ele, omuz omuza ve diz dize bir sanat armonisi içindeki bütünlüğüyle âdeta bir halka-i zikri, caminin de bu halkanın serzâkiri olduğu imajını uyarmakta ve bu düşünceyi ilham etmektedir.

Bir taraftan konaklama, diğer taraftan beslenme işlerini birleştirerek, misafir odalarından mutfağa, medreselerden imarethaneye, dâru’t-tıbdan şifahaneye, hamamdan mescide bütün beşerî ihtiyaçların kucaklanıp karşılandığı çok üniteli mekânları ve bu ayrı ayrı mekânların gizli bir kısım atkılarla mâbedle irtibatlandığı, ihtiyaç ve estetiğin kutuplaşıp gökkuşağı hâline geldiği semavî buudlu fakat arzî bir sanat harikasını görmek için, iç muhtevayı da düşünerek, yukarıdan kuşbakışı bu mübarek hazîreyi bir kere temâşâ etmek yeter zannediyorum. Evet,

“Sanatın ruhunu seyyâl bulut şeklinde” (M. Âkif)

görmek istersen gel Süleymaniye’yi beraber seyredelim.

Süleymaniye Camii; konumu ve yeri itibarıyla, bilhassa Yeni Cami, Galata Köprüsü ve Unkapanı hattından bakılınca, bütün İstanbul’a hâkim, minareleşen bir mâbed, olabildiğince derin, ürperten ve ihtişamla tüten, burayı ve öteleri gözetlemeye açık bir rasathane gibi görünür. Öyle ki Yahya Kemal’in

“Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi, Seçmiş İstanbul’un ufkunda bu kudsî tepeyi.. Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne…”

sözleri mübalağa değil, hatta eksik sayılabilir. Hele iç yapı ve dahilî dizayn itibarıyla, biraz dikkat eden hemen herkese o, bir muhteşem dönemin muhteşem mimarının elinden çıktığını ve yine muhteşem bir hükümdarın eseri olduğunu fısıldar ve ruhlarımıza:

34