İçeriğe geç

İçimizde millet fertlerinin birbirlerine karşı davranışları böyle olduğu gibi; dünkü tarihî beraberliğimizin bedelini ödeyen, vesayemizde bulunmanın âh u efgânını yaşayan mazlum ve mağdur milletlere karşı da aynı olmuştur: Saraybosna’dan Somali’ye, Karabağ’dan Filistin’e, çok geniş bir dairede, soydaşlarımızın cesetleri kan seylapları önünde sürüklenirken.. ırz çiğnenip namus pâyimâl olurken.. Güneydoğu’da eşkıya haysiyetimize tükürüp gezerken.. Kıbrıs’ta ezelî hasımlarımız tarafından iki ayağımız bir ‘kab’a sıkıştırılırken, biz, behimî hislerimizi yaşamış, keyfimize bakmış, deliler gibi çalıp çığırıp oynamış ve bir Hristiyan gecesinde televizyon kanallarıyla evlerimizin içine levsiyat akıtmadan utanmamışızdır.

Bir-iki asırdan beri milletimiz, kendi kendinin musibeti ve kendi kendinin mağduru olarak yaşamıştır. Evet, millet ruhuna, Allah ve Peygamberine baş kaldırmanın dışında ciddî hiçbir şeyin öğretilmediği bu karanlık dönemde, bütün kara seslerin, kapkara ağızların yaptıkları tek şey geçmişi tezyif, atalarımızı tahkir ve bin senelik muazzam mirası inkâr olmuştur. Yine bu tâli’siz dönemde, en mebzul metâ, gururdur, çalımdır, cakadır. Şair-i şehîrimizin de ifade ettiği gibi; deve izi derin gölde (!) saman çöpüne binip yüzen bir sineğin kendini bir diritnotda zannetmesi gibi, bunlar da bir kısım levsiyat bataklıklarında düşe kalka yürürken, kendilerini, okyanuslarda hem de transatlantiklerde seyahat ediyor sanıyorlardı. Kanları sürüngenler gibi soğuk, zekâları bütün bütün şehvetin ağında, keseleri sefahatle delinmiş ve hayatları, sindirim-dolaşım-ıtrâhata göre programlanmış bu bedenin kulları, gelecekte, tarihimizin dünüyle yarını arasında rutubetlenmiş, güvelenmiş bir bölüm olarak hatırlanacak ve nefretlerle anılacaklardır.

115