Bir zamanlar “Kimse başımızı ağrıtmasın, oturup biraz da keyfimize bakalım” diye, ülke topraklarını bahşiş gibi sağa-sola tevzi ederek onun daralmasına, büzülmesine hatta maddî-mânevî çoraklaşmasına göz yuman bahtsızların, şu anda olsun, o korkunç tarihî hatalarıyla karşı tarafın iştihasını kabartıp onlarda yeni yeni arzular uyardıklarının farkına varıp bu büyük yanlışlığı tamir etmelerini ne kadar arzu ederdik..! Heyhât; ne o anlayış, ne o idrak, ne de o basiret, “Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyat!” (M. Âkif).
Uyanıp kendine gelmek şöyle dursun, belli bir dönemde bu ülkede, başkalarının hesap ve çıkarları çizgisinde sürekli, zafer kılıklı falsoların gururu yaşandı.. ve bu karanlık devrede, milletçe, değişik muvazaaların ortak paydasını bir başarıymış gibi görüp göstererek, o günün sahte kahramanlarının yalancı destanları altında iki büklüm olup, bilerek veya bilmeyerek o günün en merğûb metaı düzmeciliğe yahşiler çekip alkış tuttuk.
Ve işte ta o zaman defaatle tarihe yön vermiş bir milletin hayatı ruh ve mânâ planında sona eriyordu.. ona yeni bir hayat üflemeye çalışan mesih soluklular ise, ya sık sık dostların vefasızlığına çarpılıyor veya düşmanların husumet ağında derdest edilip, “sabr-ı cemîl” çekiyorlardı. Şimdilerde çokları, “Aylardır çevremizde olup biten kızıl kıyameti, bir cansız cenaze sessizliği içinde seyrediyoruz.” diyor ve hayıflanıyorlar. Hayır, benim safderun dostlarım! Aylardır değil, hatta senelerdir de değil; biz bir asırdan beri, daha doğrusu can alıcı hasımlarımızın visaline koşmaya başladığımız günden beri “cihanda sulh”ün büyüleyici atmosferinde çevremizi, sinema seyrediyor gibi mahmur mahmur temâşâ etmiş ve zalimlerin her seviyedeki satranç oyunlarına karşı hep alâkasız kalmışızdır.