İçeriğe geç

O’nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, ruhlarımızda “ebedî yok olma”nın tesiri kırıldı; hicranla çarpan sinelere dost ikliminden vuslat muştuları geldi-ulaştı. Bütün bir insanlık olarak biz hepimiz, O’nun gönüllerimize üflediği hayat sayesinde kendimizi idrak edip eşya ile münasebete geçebildik.. özümüzdeki cevherleri değerlendirip, benliğimizdeki sonsuzluk buudunu sezebildik. O olmasaydı, ne ruhumuzdaki bu derinlikleri kavrayabilir, ne de kabirden geçip sonsuzluğa uzayan bu yolu ve bu yolculuğu bu kadar şirin görebilirdik. Gönüllerimize aşk u heyecan salan O, gözlerimize ışıklar çalan O ve bizleri ebedler ülkesine seyahate hazırlayan da yine O’dur.

O, bu uzun ve sırlı yolculukta, bulunduğumuz sahil itibarıyla, bizim için bir kaptan ve rehnümâ, varacağımız âlem itibarıyla da bir mihmandar ve şefaatçi ise, bizim de O’na karşı bir kısım sorumluluklarımız vardır ve bu mevzuda lakayt kalmamız da mümkün değildir. Ama, ne gariptir ki, bizler asırlardan beri bu ışık insan ve O’nun nurlu mesajına karşı hep lakayt kalmışızdır.. lakayt kalmak bir yana çok defa saygısız davranmışızdır…

Vâkıa, dar bir dairede ve belli ölçüler içinde, merasim türünden bir mevlid, birkaç paket şeker ve birkaç şişe güllapla.. bazen de birkaç ses sanatkârı ve birkaç ilâhîci ile veladeti tes’id etmeye, O’nunla irtibatımızı ortaya koymaya çalışmışızdır; ama, bunlar kat’iyen O’nun büyüklüğüyle orantılı olmamıştır; orantılı olmak şöyle dursun, O’nun kapıkullarına gösterilen saygı ve ihtiram seviyesine bile ulaşamamıştır. Hele Hz. Mesih’in doğum günü veya şöyle-böyle O’nunla alâkalı gösterilen Noel, paskalya ve daha başka yortu ve karnavallar seviyesinde bir neşe ve cûşişin yaşanması kat’iyen söz konusu olmamıştır…

27