Kudsîler her zaman sorumluluklarını müdrik ve geleceğin bahar çağlayanlı yamaçlarına doğru uzanan yolların çok defa hazanla sarsılan vadilerden geçtiğinin şuurundadırlar. Bu itibarla da, dökülüp yollarda kalanlara, takılıp mesafelerde elenenlere karşılık onlar, Cennet’in cisme ağır, bedene dar gelen tünel ve koridorlarından, imanın, ümidin, azmin kanatları altında ve en tatlı hülyaların çağlayanları içinde çok fazla bir şey hissetmeden geçer-giderler. Onlar, her zaman mutluluğun değişik bir buudu saydıkları, sıkıntı ve ızdıraplarla o kadar içli dışlı, bin bir engeli aşma, bin bir gaile ile yaka paça olmaya o kadar alışıktırlar ki, bir gün hayat bütün bütün gidip düzlüklere dayansa, ihtimal onlar, böyle tek düze bir hayat yerine varlıklarını berzah ötesi dünyalarda sürdürmeyi tercih ederler.
Hayat boyu sesleri, solukları bahar içindir. Bahar onların dillerinde yakıcı bir nağme ve dirilten bir sihirdir. Ama, gün doğup da ortalık ağarınca ve her yanda güller, çiçekler çığlık çığlık naralar atıp gamzeler çakınca, onların sesleri kesilir, büyüleri bozulur ve tıpkı hazan yemiş yapraklar gibi sağa-sola savrulur dururlar. Çünkü onlar, bu dünyayı, ukba buudlu donatmak için vardırlar; donanmış bir dünyada ise kendilerini, etnografik müzeleri süsleyen eşya gibi görürler.. kalb balanslarını hizmet ruhuna göre ayarlamış insanları eşya olmaya ikna etmek çok zor olsa gerek…