İçeriğe geç

Hemen her ev, iç ve dış aksesuarıyla geçmiş zamanın belli bir dilimini, tarihin belli bir parçasını temsil ederdi ve her köşesinde âdeta, değişik şekillerde, mazinin kalbinin attığı duyulurdu. Onların harimine girince bazen, elinde meşale dünyanın dört bir yanına aydınlık götüren ışık süvarilerinin “hayhuy”u, bazen ilim ve düşünce mevkiblerinin1 ruhumuzun derinliklerine kadar inen uyarıcı sesleri, bazen de mehterle coşmuş gürül gürül bir fetih ordusunun gönüllere ürperti salan tok nağmeleri kulaklara çarpar gibi olurdu. Çocukların dupduru dünyalarından yükselen çığlıklar; gençlerin gençliklerinden köpüren ümit ve neşeler; olgunların duygu ve düşüncelerinden fışkıran ebed duygusu, yüksek mefkûre, ilim aşkı gibi ledünnî değerler; yaşlıların uhrevîleşen ikliminde sık sık duyulan füsunlu söyleyiş, mânâlı eda ve imalı susuşlarla bizim evlerimiz, o kadar canlı, o kadar derin ve o kadar şefkatli idiler ki, insan onların sokaklarında kendini, Cennet’e uzanan kaldırımlardan birinde yürüyor gibi hisseder ve bir adım daha atsa hemen oraya ulaşacağını sanırdı…

Bu yuvalar, içleriyle-dışlarıyla, gece-gündüz hemen her zaman, o kadar aydınlık ve çarpıcı idi ki, onların semtinden geçen veya diz çöküp harimlerinde bir teşehhüd miktarı oturan herkes büyülenir, az-çok bir değişikliğe uğrar; uyanan hisleriyle kalbinin pencerelerinden bir şeyler görüp sezmeye başlar ve anlayıp hissettikleriyle âdeta bir başka buuda ulaşmış gibi olurdu…

34