Bu ülkede bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar tamamen müesseseleşmişti.. ve ülke insanı da âdeta, Hakk’ın inayetini temsil ediyor gibi, hayatın her kesiminde düşkünü, muhtacı, kimsesizi kucaklıyor; alîle, yolda kalmışa ve perişana el uzatıyordu. Bunca tırpanlanma ve hırpalanmadan sonra bile, her biri birer ince mânâ ve ruhî derinliğe işaret eden o zariflerden zarif mâbedler, medreseler, şifahaneler, tekyeler ve zaviyeler şanlı soyumuzun düşünce ve şefkat buudlarını göstermeleri bakımından ne talâkatli birer lisan, ne erişilmez birer beyandırlar..!
Keşke bunların hiçbirini bozmadan, zayi etmeden ve kadirbilmezlerin gadrine uğratmadan, hiç olmazsa birer müzelik eşya gibi, bulunduğumuz çağa taşıyabilseydik! Heyhat, bir döneme ait nesillerin takdirsizliği, hissizliği, kadirnâşinaslığı yüzünden, her biri başlı başına birer açık hava müzesi teşkil eden o koskoca tarihî hazineler ve o muhteşem güzellik meşherleri kaybolup gitti.
Mezarlıklar dahi onun sanatının fesahatli bir dili ve ötelere uzanmış rengârenk birer dalı hâline gelen mânâ ağırlıklı bu yüksek medeniyet, arkada bıraktığı mamurelere denk harabeleri, kitaplar gibi kitabeleri, müzeler kadar parlak kabristanlarıyla hâlâ baş döndürücü bir endama sahip ve hâlâ kalb ve vicdan insanlarını büyülemekte…
Bugün birçok kimse, o muhteşem medeniyetten arkada kalan her şeye ölmüş dağılmış bir cenazenin parçaları nazarıyla bakıyor. –Ölüp parçalanmayacaklar sevinsin!– Medeniyetler de, mezarlardaki insanlar gibi fânidirler: Bir bir gelir, bir bir varlığa erer, bir bir giderler. Bu geliş ve gidişte ne geleni engellemek ne de gideni durdurmak mümkün değildir.