Evet, iç âlemlerimizde uyuklayan hisler şevkle gerilip şahlandığı ve ayn-ı lezzet olan hayatın sabahleyin uyanan kelebekler gibi, çiçekler arasında kona-kalka saadetine yeni buudlar aradığı gibi, her yanda çeşit çeşit lezzetlerin tütüp durduğu bu kuşakta, kendi his ve şuur dünyalarına açılmış ruhlar, daha ledünnî güzellikleri, hayallere karşı daha göz kamaştırıcı ihtişamları arayışa koyulur; inançla ışıldayan gönül düzlüklerinde küme küme yıldızların dizildiğini, öbek öbek Cennet tepeleri gibi yamaçların sağa-sola serpildiğini görür ve peşi peşine gelip iç âlemlerini saran bu renkli düşünceler sayesinde zevk dünyalarını söndürmek isteyen monotonlukları parçalar ve hep yepyeni iklimlerde şevk ü tarab içinde yaşarlar.
Bu noktaya ulaşmış bir ruh, bütün bütün varlık kadehini taşa çalarak gönlüne açılan menfezlerden hakikatin çehresini müşâhedeye dalar ve hilkatin sınırlarından sıyrılarak bütün zamanların, mekânların, buudların dışına kaymak arzusuyla kendine yeni bir yuva aramaya çalışır. Her sıçrayışla biraz daha ışıklarla sarılır; her aydınlanışta varlığının esas kaynağını biraz daha hissetmeye başlar ve “ben” dediği şeyi bütün bütün unutur. Artık kulaklarına çarpan her seste, gözlerinin içine akan her renkte, ezelden bir tohum hâlinde ruhuna saçılan aşkın, bir humma gibi her yanını sardığını duyar ve önüne geçilmez bir visal arzusuyla yanar-tutuşur. Bundan sonra onun için ne renklerin ağlayışı, ne aydınlıkların kayışı ne de somurtkan inkırazlar asla bahis mevzuu değildir. Onun kulaklarında her ses bir ümit nağmesi gibi çınlar, özündeki her kıpırdanış bir ölümsüzlük ritmiyle atar; lâhutîlik bütün sırlarını onun önüne yayar; gayri bundan öte kendisini, kalbinde ve kafasında bulunan yabancı her şeyi yakıp kül eden aşkın kolları arasında bulur ve varlığının gayesini anlar.