Dünyanın dört bir yanına ışıkla beraber ürpertiler de salan ve koca yeryüzünü hükümranlığına kâfi bulmayan dev bir milletin, birdenbire sarsılıp alt üst olacak hâle gelmesi; bir zamanlar kendinden korkup tir tir titreyen devletler karşısında aynı zilletle boyun büküp temennâ durması ve yüksek kalelerin yüksek burçlarında bayraklaşan çelik yürek ve çelik iradelerin, eski kapıkulları önünde ric’at ric’at üstüne geriye çekilip durması karşısında, yapacak başka bir şey de olamazdı sanırım.
Ah, nerede o zafer sancaklarını yüksek burçlara dikip göklere selâm duran polat ruhlar! Nerede, o eşya ve hâdiselere sözlerini dinletip engin zevk ve zekâlarıyla çevrelerini Cennet’lere çevirenler! Nerede, yeryüzünün vârisleri olma şuuruyla dünyalarına kazandırdıkları bambaşka renk ve ışık tayfları arasında, ötelerle içli-dışlı olup bin bir rayiha içinde yaşama zevkini idrak edenler! Nerede, o çalışmayla mutluluk, mücadeleyle haz arasında kurdukları köprülerle milletlerini rüyalarda gezdirenler!?
İnançsızlığın, ahlâksızlığın, vatansızlığın ve milliyetsizliğin birer sârî illet gibi dünyayı sardığı; iftirak, bağnazlık ve hakka hürmetsizliğin ruhları esir ettiği bir dönemde, sizin aydınlık dünyalarınızı hatırlamamak mümkün mü? Hele bir zamanlar, aynı hastalıklarla yurtlarından, yuvalarından edilen ve bugün boyunlarında tasmalar, ayaklarında zincirler, kulaklarında zalimlerin “hayhuy”u ve tepelerinde müstebidlerin yumrukları sağa-sola itilip kakılan vatansız ve bayraksız yığınları düşündükçe hasretle yanmamak, ürpermemek kabil mi?