İçeriğe geç

Oysaki, insan, Yaratıcı’nın halifesi olarak bütün varlığa hükmetme ve her şeyin efendisi olma mevkiinde yaratılmıştır. Böyle üstün bir vazife ile dünyaya gönderilen insan, bu yüksek payenin gerektirdiği bütün vasıfları da, birer nüve hâlinde beraberinde getirmiştir. Onun, yüksek bir karakter kazanarak ikinci bir varlığa ermesi, sonra da kendi olarak kalabilmesi, sistemli düşünmesine, sürekli çalışmasına ve ara vermeden, kalbî ve ruhî hayatında derinleşmesine bağlıdır; tabiî, fena ve çirkin bir karakter kazanması da, fena ve çirkin düşüncelerine…

İnsan kendine verilen irade gücüyle, iyi ahlâk ve karakterine vesile olabilecek ilk mevhibeleriyle2 özünü ele alıp, Yaratan’ın emirleri istikametinde kendini yeniden kurmazsa, kendi olarak kalması bir yana, bozulup gitmesi kaçınılmaz olacaktır. O, ya kendi düşünce ve niyet tezgahında yapıp ortaya koyacağı vasıtalarla, kendine huzur, saadet ve her iki hayat için gerekli olan şeyleri hazırlar; yahut, aynı düşünce tezgahında imal edeceği silahlarla, hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu mahveder.

İyi düşünce ve iyi niyetlerle insan ruhunda kurulan cennetler, zamanla bütün dünyayı sarar, her tarafı ve her gönlü İrem bağlarına çevirir. Fena düşünce ve fena niyetler ise, Cennet’te dahi insanlara, yudum yudum kan ve irin içirirler.

Evet, canavarlık da meleklik de, önce insan ruhunda bir nüve olarak belirir; egzersizlerle kuvvetli kanaatler hâline gelir; sonra da, önüne geçilmez bir seylâp gibi karşısına çıkan bütün engelleri aşar ve hedefine ulaşır…

25