Ne acıdır ki millet, rehberlerinden beklediği bu şeylerin çok azını ya bulmuş, ya bulamamıştı; buna karşılık, onlara olan güven ve itimat duygusunu yitirmiş ve yıllardan beri değerli bir hazine gibi ruhunda muhafaza ettiği safvet ve samimiyetini de büyük ölçüde kaybetmişti.
Vazife ve sorumluluklarını gerektiği gibi hissedemeyen rehberler, çok defa şahsiyetlerini ön plana alarak, verdikleri hizmette heves hendesesinin dışına çıkamadılar ve keyfî, indî ve hissî davranışlardan bir türlü kurtulamadılar. Arzularını fikir sanarak kitleleri, heveslerinin bağrında gelişen çoğu yanlış şeylere davet edip onları şaşkınlıktan şaşkınlığa sürüklediler. Hak ve hakikatin münhasıran kendi ellerinde olduğu zehabına kapılarak, başkalarını ve başka yolları batıl görüp ilhad ehlinin öteden beri bizlere isnat ettiği bağnazlığı en utandırıcı şekliyle kendi aralarında yaşadı, yaşattı ve Hakk’ın hatırını görmezlikten geldiler.
Böyle bir durum ise, hayatı, rehberlerini taklitten ibaret sayan halk kitlelerini bütün bütün şaşırttı ve onları bir hezeyan topluluğu hâline getirdi.
Zaten, yıllardan beri, Frenk fanteziyelerine aldanarak kendini batı yamaçlarında yabancılaşmaya salmış; başka dünyalarda kendine ruh ve kimlik arayan; tarih ve kültürüne yabancı düşüncelerin gölgesinde yaklaşan; kendi değerlerini yabancı kriterlerle değerlendirmeye alışmış bulunan; sözün özü, şeytanın uzattığı merdivenle Cennet’lere ulaşmayı “düşleyen” ve bu uğurda koskoca bir tarihî mücadelenin paha biçilmez kültür değerlerini, hem de mazi ve millete rağmen, kumara veren şu dimağları mağlata kazanı, davranışları yapmacık, bütün işleri lafazanlık nifak şebekesi, şimdiye kadar yüz defa bu masum yığınları sarsmış ve zihinlerini allak bullak etmişti. Arkadan, izahı imkânsız bu dost cefası ise, onlara hem en sindirici ve söndürücü, hem de en utandırıcı bir darbe oluyordu.