Eskiden düşmanlıklar, umumiyet itibarıyla hariçten geliyordu. Dâhilden olanları ise, cehalet ve bağnazlık gibi mahdut bir iki şeyden ibaretti ve izalesi de kolaydı. Şimdi ise, bir kısım müsamahaları da milletin aleyhinde değerlendirerek, fevkalâde düzenli ve mekanize edilmiş birliklerin, hem de toplumun can evini hedef alan taarruzları bahis mevzuudur. Bu amansız ve sinsi saldırılara karşı toplum duyarlılığını, fert de gerilimini kaybetmişse, işte o zaman, Alparslan hançerlenmiş, Fatih de zehirlenmiş olur. O zaman, “Nâkus inler beyninde Osman’ın”; o zaman, “Ezan susar, silinir fezadan yâd-ı Mevlâ’nın..!”
Evet, endişeler ötesi endişemiz, düşman ve düşmanlıkların böyle bir baştan bir başa toplumun damarlarına yayılması ve “kan kanseri” gibi içten içe onu eritip çürütmesidir. Kanıyla, damarıyla, hasımları tarafından böyle kıskıvrak yakalanmış yığınlar, düşmanlarını sezemez; kanını emen ve sinirlerini koparan en amansız hasımlarını, dost zannederler. Milletin basireti bu kadar bağlı, düşmanlar da bu kadar sinsi ve amansız olunca, “tahta at” surlardan içeriye sızmış ve kale tehlikede demektir.
Bir zamanlar, milletimizin diriliş hamlelerini ezmek için durmadan boğuşup kan döken işgalci düşünce, bizi içimizden vurmanın sırrını öğrendiği gün, artık gözü ne Viyana bozgununu ne de Puvatya hezimetini görmez oldu. “Kale içten fethedilir.” diyor, ona göre mevzileniyor ve ona göre yeni tabyeler hazırlıyordu. Keşke münevverimiz, bütün bu olup bitenleri önceden sezebilseydi! Ama ne gezer… Aslında, o devir, “entelijansiya”mızın uyuklayıp durduğu uğursuz bir devirdi ki, bir iki ninni ile bütün bütün kendinden geçti ve hemen hepsi rüyaların tozpembe iklimlerine açıldı.