Evet, bugün insanlığın büyük bir kısmını kıskacı içine alan bu düşünceye göre, çok hasta celbetme yolunu keşfetmiş bir tabip; haklı-haksız her davayı omuzlayan bir avukat; ilim ahlâkı ve mesuliyet duygusundan mahrum ve çizdiği projelerle sadece kazanmayı düşünen bir mühendis ve mimar; hançeresini, halkın saf duygularını istismarda kullanan ağıtçı sanatkâr; sattığı gıda maddelerini akla hayale gelmedik şekilde bozan ve fakat, müşteri temin etmesini de bilen satıcı; sahte ilaçlarla, halkın sağlığıyla oynayan eczacı; yağı patatesle, sütü su ile karıştıran mandıracı akıllı ve becerikli; buna mukabil, kendi hakkı kadar başkalarının hak ve hürriyetlerine de saygılı olan, fazilet için yaşayan yüksek ruhlar aptal ve muhâkemesiz!..
Temelinde, her şeyin maddeye dayandırıldığı böyle bir dünyada, hakikî insan ve insanî cemaatler yerine, bir hayvan topluluğu, bir cismâniyet ve beden insanlığının ikâme edilmesi, insanî değerler ve hak mefhumunun unutulması tabiî ve kaçınılmaz olur. Oysaki insanlığın mutlu geleceği, hakka gereken değerin verilmesine; onun, bâtılın savletinden kurtarılmasına; hürriyet anlayışının sınırlandırılmasına; düşünenlerin, çalışanların, başkaları için yaşayanların ve hayatlarının meyvelerini milletlerine armağan edip bir garip gibi bu dünyadan göçüp gidenlerin hürriyetlerine arka çıkılıp onların “ilelebet” yaşatılmasıyla mümkün görülmektedir.
Evet, artık bizler, bedenî hazlarının esiri ve alçaltıcı duygularla her gün biraz daha sefilleşen çehreleri görmek istemiyoruz. Bizler, Hakk’a esir olmakla, vicdanında huzura ermiş ve zalimlerin karanlık ve şâibeli işlerinden uzak kalabilmiş, nâsiyesiyle semavî güzellikleri aksettiren, temiz sîmâları görmek istiyoruz. İnanç ve ümidin, hizmet ve sevincin, sevgi ve insanlığın rengârenk birer çizgi hâlinde billûrlaştığı bu çehreleri, mesut ülkenin koruyucu melekleri sayıyor ve alkışlıyoruz.