İçeriğe geç

mazmunuyla içini döküyordu. Kur’ân-ı Kerim’i bu iç çekişlere temel esas ve vesile ittihaz ederek, mebde’den müntehaya Beyan-ı İlâhî ufkundaki bu perdeli seyahatini Hakk’a sığınmanın nuranî vesilesi sayılan “Muavvizeteyn” ile noktalıyordu; noktalıyor ve bir kısım bahtsızların, onun ruhunun ötelere kanatlanmasına sebebiyet verecekleri âna kadar da o farklı vird-i zebânına devam ediyordu. Kur’ân’ının üzerine dökülen kanlar onun İlâhî Kelam’la yürekten irtibatının şahid-i sadıkıdır. O gözlerini hep Kur’ân ile açıp kapamıştı ve Kelâm-ı İlâhî de son kez onun dünyaya gözlerini kapıyordu.

Cenâb-ı Hak, elde-dilde Kur’ân, gönülde dünya ve mâfîhâ mülâhazaları, çağın bedbahtlarına Kur’ân ruhunu tam duyurarak, onları gırtlak ağalığından halâs edip kalbî ve ruhî hayat ufkuna i’lâ buyursun!..

Hazreti Ali (radıyallâhu anh)

Habîbullah, Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem); veliyyullah ise Aliyyü’l-Murtaza idi. O hayata gözlerini açtığı andan itibaren, istikbalin Haydar-ı Kerrâr’ı, Fatih-i Hayber’i, Damad-ı Şehinşâh namzedi olduğuna emare bir iffet âbidesi olarak neş’et etmiş ve üzerine asla toz kondurmamıştı. Hayat sergüzeştisi itibariyle, Nebiler Sultanı’na damat olma, şah-ı evliya payesini ihraz etme, olmayacak gaileleri göğüsleme ve Canlar Canı’na can fedada bulunma gibi hususlara namzet olduğu, tavırlarından sürekli basiretlere aksedip duruyordu…

90