Öyleyse insan, hep yaşatma duygusuyla oturup kalkmalı, insanlığın yeni bir âdâb u erkân öğrenmesine vesile olma adına cehd ü gayrette bulunmalı, bunun için de çevresini her fırsatta Allah’a (celle celâluhu) yönlendirmeye çalışmalıdır. İnsan, bu vazifeye öylesine dilbeste olmalıdır ki onu yapamadığı takdirde yaşadığı hayatı kendisi için abes görmelidir.
Tabi, i’lâ-yı kelimetullah vazifesini yerine getirirken insanın muhlis olması gerekir ki, kazanma kuşağında kayıplar yaşamasın. Muhlis, ihlâsı temsil eden kişi demektir. Fakat insan bu konuda ihlâs şuuruna öyle bir kilitlenmelidir ki, ihlâsa ermeyi bile az görerek “muhlasîn”den olma peşinde koşmalıdır. Muhlas ise Allah (celle celâluhu) tarafından safvete ulaştırılma ve böylece mahz-ı ihlâs kesilme, ihlâslaşma, tamamen durulma, berraklaşma demektir. Bu, başta Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İdris (aleyhimüsselâm) gibi “mustafeyne’l-ahyâr”a mahsus bir mazhariyettir. Fakat asliyet plânında olmasa bile zılliyet plânında bu hedefe ulaşmak için peygamberlerin dışındaki mü’minler de gözlerini bu yüce ufka dikmeli, sürekli murad-ı ilâhîyi takip etmeli, bütün ibadetlerini sadece emredildiği için yapmalı, ubûdiyetlerini/kulluklarını dünyevî hiçbir gayeye bağlamamalı, hatta rıdvan dışındaki uhrevî beklentilerden sıyrılmalı, neticeyi de Cenab-ı Hakk’a bırakmalıdırlar.