Takdislerimizi ifade sadedinde “sübhânallah” der, O’nun adına söylenmesi gerekli olan bir şey söylemenin yanında, öbür âlem itibarıyla böyle bir kutsamaya terettüp edecek olan sürpriz nimetleri düşünürüz.. herhangi bir lütuf sağanağı karşısında gürleyip “elhamdülillâh”la nefes aldığımızda hem Hakk’a şükranlarımızı ifade etmiş hem de dahasına talebimizi seslendirmiş olur ve öbür âlemin göz görmemiş, kulak işitmemiş, insan tasavvurlarını aşkın sürpriz hediye ve behiyelerinin tahayyüllerine dalarız.. azamet ve kibriyâ atmosferinden değişik görüntüler karşısında “Allahu Ekber”lerle gürler, müteâl bir ululuğun müşahitleri olduğumuzu haykırır ve değişik dalga boyundaki mehâbet hisleriyle ürpeririz; hemen her gün bu ses ve bu sözlerin gölgesinde dünya-ukbâ mülâhazalarımızı bir kez daha gözden geçirir, Allah’la münasebetlerimizi kontrol eder ve kendimize çeki düzen veririz.
Namazlara “Allah büyüktür” sözleriyle girer, diğer “kelime-i tayyibe”lerle mülâhazalarımızı daha da açar, O’na güvenip dayandığımızı tekrar tekrar ilân eder ve O’ndan, güvenilir kimselerden olmamızı diler ve dileniriz. “Allahım, esenlik kaynağı Sensin, selâmet de Sendendir.” sözleriyle hem O’ndan beklentilerimizi seslendirir, hem de O’nun karşısındaki gerçek konumumuza vurguda bulunuruz. Her şeyin O’nun tasarrufunda olduğunu bıkıp usanmadan sürekli tekrarlar.. sabah-akşam gürül gürül ve gayet net ifadelerle tevhid telâkkilerimizi dile getirir; Hak rızasının hedefimiz olduğunu, cemâlini görme arzumuzla, bilmem her gün kaç kere yeniler ve Kendisine mülâkî olma isteğimizi seslendiririz.. eder-eyler ve döner-dolaşır O’nun rahmetine, şefkatine ve inayetine sığınırız. Farkına varalım-varmayalım, her gün defaatle “Allah hepimizi affetsin”, “Allah günahlarımızı bağışlasın”, “Cenâb-ı Hak bizi ihlâsa muvaffak kılsın”, “Allah sabır versin”, “Rabbim kalblerimizi nurlandırsın” der, bu sözlerle oturur-kalkar ve O’nunla münasebetlerimiz açısından farklılığımızı ortaya koyarız.