Mâbed içinde, mâbed dışında her zaman vird-i zebânımız olan “kelimât-ı tayyibe” de diyeceğimiz bir kısım nurlu sözler, bizim hayatımızla o kadar bütünleşmiştir ki, farkına varalım varmayalım, her gün onları yüz defa tekrar eder dururuz tekrar ettiği gibi göklerde meleklerin, hâl ve keyfiyet diliyle canlı-cansız bütün nesnelerin.. hele bazılarımız itibarıyla, ne zaman bu sesler çevremizde yankılanmaya dursa, gönüllerimizde köpüren takdir, tasvip ve heyecan hislerimizi, sanki sadece kendi nâmımıza değil de, umum yer-gök sakinleri ve canlı-cansız bütün bir varlık adına meb’ûsmuşuz gibi, beynimizin bütün fakülteleri ve kalbimizin farklı derinlikleriyle duymaya çalışırız. Hatta bazen duyma ve hissetmemiz öyle derince olur ve heyecanlarımızın debisi öylesine yükselir ki, o esnada ruhlarımızda beliren aşkın mülâhazaları ve gönüllerimizden taşan yüksek hisleri bir kısım iç çekmelere, hıçkırıklara emanet eder ve gözyaşlarının engin ifadelerine bırakırız.
İnanan gönüllerin böylesine her şeyi derince duyuş, seziş ve seslendirişi sırlı bir anahtar gibi onların gönül kapılarını açmanın yanında, değişik bir büyü ile başkalarının sinelerine de korlar saçar. Evet, onları önyargısız dinleyenler, bilinmedik bir sırla vicdanlarının harekete geçtiğini duyar, farklı şekilde duygularının haritasını bir kere daha temâşâ etmiş olur ve tâli’lerine tebessümler yağdırırlar.