Artık, asırlar ve asırlar boyu hep bize ait hayatın ganimetini dermiş her şeye açık ellerimiz ve altın çağlarımızın en nefis fotoğraflarından albümler hazırlamış zihinlerimiz, hayallerimiz bizi daha yüksek mefkûrelere çağırıyordu. Bu çağrıya vaktinde ve usûlüne göre icabet edildiği taktirde, geçmişin onca mahrumiyet ve mağduriyetlerine rağmen kazançlı sayılabilirdik.. o zaman kararan ümitlerimizin, aşklarımızın, ideallerimizin bir gün dönümüyle yeniden aydınlanacağına ve bizden koparılıp atılan değerlerimizin dönüp geriye geleceğine de inanabilirdik.
Gerçi böyle ciddi bir dönüşün emarelerinden söz etmek henüz mümkün değildi ama, tarihî tekerrürler devr-i daimi açısından bakabilenler için emareler ötesi emarelerin varlığı da bir gerçekti: Her şeyden evvel bütün değişenlere ve dönüşenlere rağmen değişmeyen bir kanun-u ilâhî vardı: Canlılardaki rejenerasyon türünden, toplumlarda da ne olursa olsun kendi değerleriyle var olma temayülü diyeceğimiz bu kanun kendini hissettirmeye başlamıştı bile.. ayrıca, eskime hususiyeti olan şeylerin eskimesi, belli yorum ve belli gerekçelerle öne çıkan ve rüçhaniyet kazanan mevsimlik değerlerin onların kabulüne vesile teşkil eden şartların, konjonktürün değişmesiyle değersizleşmesi gibi bir durum da söz konusuydu. Şimdi eğer ümit ve emellerimize bu zaviyeden bakacak olursak, bize imkansız gibi görünse de, hesaplarımıza sığmayan Kudreti Sonsuz’un o her zamanki mütemadi takdir ve tasarruflarıyla beklenmedik şeyler olabilir ve olacakları da kimse önleyemez. Elverir ki birkaç asırdan beri tamamen durgunlaşmış ve enerjisini kullanamaz hâle gelmiş yığınlar kendi potansiyel güçlerini harekete geçirerek Hakk’ın inayetine çağrıda bulunabilsinler.
Zannediyorum işte o zaman dünyanın rengi birdenbire değişecek; ağlayanların ağlamaları dinecek ve yeryüzü son bir kez daha umumi matemhâne olmadan kurtulacak; dün yokluğa ve hiçe yürüdüğümüz yollar bir şehrâha dönüşerek bizi ebedî varoluşa götürecektir.