Meş’ûm bir zaman diliminde maruz kaldığımız şeylerin pek çok muzdarip gibi ruhuma her çarpıp geçişini sineme saplanan bir zıpkın gibi hissettim. Ürpermek istedim ürperemedim; zira benimle beraber büyük çoğunluğun da gırtlağına kadar ızdıraplar içinde bulunduğunu gördüm, râşelerimi sineme gömdüm. O gün bir baştan bir başa dünyamızda korkunç bir çözülüş yaşanıyordu; duyabiliyordu bunu ölmemiş vicdanlar ve henüz kendi değerleriyle ayakta durabilenler; ne var ki olup biten fezâyi ve fecâyii kendi cereyan çerçeveleriyle duymak biraz da iç derinliğine ve vicdan genişliğine bağlıydı; vicdanın vüs’atine göre ruha çarpan âlâm ve ızdırabın şiddeti de değişiyordu. Bundan dolayı da ruh ve gönül insanları hafakanlarla kıvrım kıvrım kıvrandıkları dönemlerde bile, duyma, görme, hissetme kâbiliyetlerini köreltmiş kimseler sezemediler her şeyin künde künde üstüne devrildiğini; millî ve dinî değerlerimizin tıpkı seylaplar önünde sürüklenen kütükler gibi şuraya-buraya sürüklendiğini; bütün bir geçmişi her şeyiyle yakıp yıkan ifritten yangınları. Kimileri yorgun ve bitkin, kimileri olup bitenden habersiz ve şaşkın, kimileri de serâzad ve çakırkeyf, ne o korkunç yıkılış dehşetini duydular ne de duyup hissedenlerin âh u efgânını; duymadılar duymadığı kadar mezardaki ölülerin.