Vâkıa, bu sahayı da bâkir sayamayız. Bu mevzuda şimdiye kadar yüzlerce eser yazıldı ve bunlarla Kur’ânî hakikatlerin yüzlercesine ışık tutuldu; ancak pek çoğu itibarıyla, devrin, fen ve kültürünün tesirinde kalınarak kaleme alınan bu eserler, ihtiva ettikleri tekellüflü tevillerden ötürü okuyucu tarafından hep kuşkuyla karşılanmıştır. Hele, sübut bulmamış nazariyeleri birer ilmî gerçek zannederek, Kur’ân’ın hakikatlerini onlara uydurmaya çalışmalar, bütün bütün Kur’ân’ı tahrif ve küçük düşürücü mahiyette olmuştur. Oysaki, Kur’ân’ın o meselelere dair beyanı gayet açık ve az bir gayretle hemen herkesin anlayabileceği stildedir. Öyle ki, onu getiren melekle, dağdaki çoban -letâifin zevki bir tarafa- ondaki ilâhî maksadı anlamada çok da fark göstermezler.
Bu itibarla, onu anlatmada objektif olmak, ilâhî beyanın sağlamlık ve berraklığına sadık kalmak ve onu vak’aların arkasından koşturmaktan daha ziyade, bir endam aynası hüviyetiyle hâdiselerin karşısına koymak esas olmalıdır. Dil, esbab-ı nüzûl ve kelime nüansları bilinerek tahlile tâbi tutmak, ilmî ıstılahlara girmediğinden ötürü garipsense bile, yanlış olmayacaktır. Bundan dolayıdır ki, sahabe, tâbiîn ve İbn Cerir (rıdvanullahi aleyhim) gibi ilk müfessirlerin anlayışlarının, sübut bulmuş ilmî gerçeklere çok uygun olmasına karşılık daha mütefelsif ve daha derin gibi görünen sonrakilerde, ilmin ruhuna uymayan tekellüflü tevillere rastlanılmaktadır. Bu da bize, yaşadığı devrin tesirinde kalmadan Kur’ân’ı anlatan tefsircilerin, onun ruhuna daha yakın olduğunu göstermektedir.
Şimdi de, arz etmeye çalıştığım şeylere birer misal ve sorulan soruya da bir cevap teşkil etmesi maksadıyla, bir iki numune takdim etmek istiyorum: