İçeriğe geç
19. Bölüm

Şüphe nedir ve bir kısım kimselerin endişe ettiği kadar korkulacak bir şey midir?

Şüphe, insanı sinsi sinsi kemiren ve yavaş yavaş ölüme götüren korkunç bir hastalıktır. İnsan; bir kere inanç, düşünce ve tasavvurlarıyla kendini bu hastalığa kaptırdı mı, artık hayatî bütün fonksiyonlarıyla, ruhî bütün melekeleriyle felç olmuş demektir.

Şüphe ve şüpheciliğin iki esasa dayandırılması mümkündür:

1- İrâdî olarak benimsenen, eskilerin reybîlik ve hisbânîlik dedikleri şüphecilik;

2- İç idrak ve dış müşâhede muvazenesizliğinden; niyet ve nazar inhirafından; bilgide, terkip kabiliyetine sahip bulunamayışından doğan diğer bir şüphecilik…

İkinci şık şüphecilik, hemen hemen her yerde üzerinde durduğumuz bir mevzudur ve kanaatimce izalesi de mümkündür. Birinci şık şüphecilik ise; o, bir mizac inhirafı, bir cinnet ve bir marazdır. Bu kabîl şüpheciler için Spinoza: “Hakikî reybî (şüpheci)nin vazifesi susup oturmaktır.” demişti. Keşke bu nasihati dinlemiş olsalardı. Hiç olmazsa zararları başkalarına dokunmaz; nefislerine münhasır kalırdı.

Vâkıa şüphenin, bir de ilmî maksat ile şartlandırılmış ve muvakkat olanı vardır ki, o türlü şüpheye kimsenin diyeceği bir şey yoktur. Ne var ki, bizim burada hastalık dediğimiz şüphe, Dr. Paul Sollier’in de ifade ettiği gibi “Halli imkânsız ve çözülmeyecek gibi olan şüphedir.” Böyle bir şüphe, sürekli olarak şuurumuzu baskı altına alır ve devam eder. Sonra bütün ahvâl-i ruhiyemizi ve bütün zihnî faaliyetlerimizi felce uğratır. Bu hâle gelmiş bir insan ruhu, bin bir tereddüdün odak noktası olduğu gibi, bin bir kararsızlığın, iç içe kesişip durduğu karmaşık ve içinden çıkılmaz yollara benzer.

Şüphelerini aşamamış ve onlara söz dinletememiş bir insan için; bedenî iktidarsızlık, zihnî ve ahlâkî teşevvüş ve inhiraflar önüne geçilmez cebrî hâdiselerdendir.

131