İçeriğe geç
1. Bölüm

Tereddütler Üzerine

Asırlardır biriken tereddüt ve şüpheler, beyinlerde bir törpü, bir burgu gibi içten içe, fert fert veya gruplar hâlinde insanların inançlarını aşındırıp delik-deşik etti. Bilhassa asrımızda toptan bir inkâr hâlinde ortaya çıktı. Dünyanın bir kesimi bu şüpheler karşısında dayanamamıştı. Bizde de ilk anda sendelemeler oldu. Hatta, bu asrın başında inancını kaybeden bazı gençler, son olarak yazıp bıraktıkları mektuplarında, iman olmadan yaşamanın mânâsızlığına dikkati çekerek intihar ediyorlardı. Bin senedir tedârik ve teraküm edilen müfsit âletler ile kalb-i umumî ve efkâr-ı âmme dehşetli yaralanmış, insanımızın, bilhassa avam halkın istinatgâhları olan İslâmî esaslar, İslâmî cereyanlar, İslâmî şiârlar kırılmış; bunların neticesi vicdan-ı umumî bozulmaya yüz tutmuştu. Bu geniş yaralar Kur’ân’ın ve imanın ilaçları ile tedavi edilmeliydi…

Âlimlerimiz bunun farkındaydı… Ömer Nasuhi merhum aynen şöyle diyordu: “Asrımızdaki İslâm âlimleri, bu zamanda zihinleri iz’âc eden birtakım yeni yeni felsefî nazariyeleri tenkide alarak bu nokta-i nazardan ilm-i kelâmda bir yenileme eseri göstermek mecburiyetinde bulunmaktadırlar.”1 Asrımızın hâzık hekiminin teşhisiyle, “Maddiyyunluk (materyalizm) mânevî bir tâun gibi tenkit kabiliyeti geliştikçe yayılma imkânı artıyor. İlim ve fenden telkin, medeniyetten taklit almış… Yanlış anlaşılan hürriyet ve gurur da işin içine girince genişleyip dağılıyor.” Bu hastalık, bazı meşhur yazarların teknik hâle getirerek romanlarında takdim etmelerinden sonra, bir vebâdan daha tehlikeli biçimde yaygın hâle geldi. Genç ve mukavemetsiz beyin ve kalblerde serpilip gelişti. Köyde, kentte hep bu şüphe ve tereddütler konuşulur oldu. Okullarda, hatta kahve köşelerinde din ve iman namına bir konuşma olmasın ki, bunlardan söz edilmesin.

1