Medeniyetten bu kadar uzak ve bildiğimiz peygamberlerin tesir sahasının dışındaki bu ibtidaî kavimler, henüz hayatın en basit kanunlarını dahi bilmemelerine rağmen, bu en derin ve en duru Allah telâkkisini nereden bilecekler! Demek: “Her milletin bir resûlü vardır ve resûlleri geldiği vakit aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez.”7 beyanı, ilâhî ve âlemşümul bir hakikattir ve hiçbir kıta bu hakikatin şümul sahası haricinde değildir.
Dr. Mustafa Mahmud’un naklettiği şeylere benzer aynı hususları 1968 yılında kendisiyle tanışma fırsatını bulduğum Kerküklü matematik profesörü Adil Bey de hikâye etmişlerdi. Doktorasını Amerika’da yaptığı yıllarda, sık sık yerli halkla da görüşen araştırmacı kendini hayrete sevk edecek durumları şöyle naklediyordu: Yerliler, kendi aralarında tevhid akidesine uygun âyinler yapıyor ve Allah’ın, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez olduğuna inandıklarını ilân ediyor; hatta kâinatta cereyan eden her şeyin O’nun iradesine râm olduğunu tekrarlayıp duruyorlardı.
Ve daha, bir sürü selbî ve vücudî sıfatlardan bahsediyorlar ki; düşüncelerindeki bu yüceliği, yaşayışlarındaki vahşet ve bedevilikle telif etmek kat’iyen mümkün değildi…
Demek ki, doğu-batı, dünyanın en ücra yerlerinde, bu akide ve telâkki birliği, ancak Kâinatın Sahibi tarafından oralara gönderilmiş elçilerle izah edilebilir. Zira en büyük filozofların dahi kavrayamadığı bu türlü muvazeneli tevhid akidesini, vahşet içinde yüzen Mavmavlara, Neyamneyamlara veya Mayalara vermek asla mümkün değildir. Demek, arı ve karıncayı anasız bırakmayan Rahmeti Sonsuz, beşer nev’ini de peygambersiz bırakmamış, zaman ve mekânlara, onlar vasıtasıyla nurlar serpmiş ve cihanları aydınlatmış…
Şimdi de, sorunun ikinci şıkkı olan, peygamberleri görmemiş kimselere, azap edilip edilmeyeceği hususunu inceleyelim.
Dipnotlar
- 7 Yûnus sûresi, 10/47.