İçeriğe geç

Peygamber olmayana peygamber demek, nebinin peygamberliğini inkâr gibi küfür sayılır. Ancak, benzer bir kısım sapmaları gördükten sonra, Budizm’in menşeine kuşkulu bakmamak, Brahmanizm üzerine ihtiyatla gitmemek de insanın elinden gelmiyor. Hatta Konfüçyüs’ü, onun o tıkanık felsefesinin ötesinde aramak; Şamanizm’in tevil götürebileceği hesabıyla hareket etmek, akıllıca bir davranış sayılır zannediyorum.

Bunlar çıkışlarında ister bir zülâl, isterse bulanık bir sızıntı olsun, şu andaki durumlarından farklı bir hüviyete sahip olduklarında kimsenin tereddüdü yoktur. Zaman ve hâdiselerin onları bazen aşındırıp, bazen de yeni ilâvelerle başkalaştırması, o kadar çok vuku bulmuştur ki, muhalfarz, kurucuları dönüp geriye gelselerdi, getirdikleri dini tanıyamayacaklardı.

Dünyada, daha bunlar gibi tahrif edilmiş pek çok din vardır ve bunların büyük bir kısmının temelindeki safveti kabul etmek de, zarurîdir. Bir kere Kur’ân: “Uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiçbir millet yoktur.”4 diyerek âlemşümul bir hüküm vermektedir. Ne var ki biz, cihanın her tarafında zuhur etmiş olan ve bir beyana göre sayıları 124 bine bâliğ bulunan nebilerden5 ancak 28 tanesini bilmekteyiz. Kaldı ki, bunların içinde de, pek çoğunun ne zaman ve nerede yaşadıklarına dair herhangi bir malumata sahip bulunmamaktayız. Esasen, gelmiş-geçmiş bütün peygamberleri bilme mükellefiyeti diye bir şey de yoktur. Kur’ân: “Onların bir kısmını sana hikâye edip anlattık, bir kısmını anlatmadık.”6 diyerek, anlatılmayanların üzerinde durulmamasını da ihtar etmektedir.

69