İçeriğe geç

O’nun nübüvvetine en büyük delil, mucizeliği ebedî olan Kur’ân-ı Kerim’dir. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da yüzlerce âyet, İki Cihan Serveri’nin hak nebi olduğunu dile getirmektedir. O’nu bütünüyle inkâr edemeyen bir kişinin, Efendimiz’in risaletini inkâr etmesi asla mümkün değildir. Ancak biz başlı başına müstakil bir mevzu olan o hususa şimdilik girmeyeceğiz. Zaten yeri geldikçe, peyderpey delil olarak müracaat ettiğimiz âyetleri arz ederken, bu mevzu da kısmen anlatılmış olacaktır.

2. Tevrat’ın Müjdeleri

Biz bu bölümde, yüzlerce defa tahrife uğramasına rağmen, içinde hâlâ Allah Resûlü’ne işaret ve bişaretler taşıyan, Tevrat, İncil ve Zebur’dan bazı kısımları nakletmek istiyoruz. Meselenin tafsilatını, mevzu ile doğrudan alâkalı müstakil eserlere ve bilhassa, Hüseyin el-Cisr’in “Risale-i Hamîdiye”sine havale ederek, burada sadece mühim gördüklerimizden bazılarını arz edeceğiz.

a. Fârân Dağları

1944 senesinde Londra’da basılan Tevrat’ın Arapça tercümesinden bir âyet: جَاءَ اللّٰهُ مِنْ سِينَاءَ، وَأَشْرَقَ مِنْ سَاعِيرَ، وَاسْتَعْلَنَ مِنْ جِبَالِ فَارَانَ “Allah insanlığa Sînâ’da teveccüh etti. Sâîr’de tecellî buyurdu. Fârân dağlarında zuhur edip kemaliyle ortaya çıktı.”4

47