Delil mi istiyorsunuz? İşte O, Safâ tepesine çıkmış ve etrafını çeviren insanlara soruyor: “Şu dağın arkasından bir ordu, size hücum etmek üzere geliyor dersem bana inanır mısınız?” Herkes bir ağızdan “Evet inanırız. Çünkü senin hiç yalan söylediğini duymadık.”2 diyor. Bunu söyleyenler arasında Ebû Leheb gibi din düşmanları da vardır. Ancak hepsi de O’nun doğruluğunu tasdik ve güvenilirliğini teslim etmektedir.
O, daha anne karnında iken babasını kaybetmişti; beş-altı yaşına vardığında da annesini kaybetti. Bunun üzerine O’nu dedesi Abdülmuttalib himayesine aldı.. derken sekiz yaşına henüz basmıştı ki dedesi de vefat etti. Sanki kader O’nu, her şeyden tecrit ediyor ve bütünüyle Allah’a (celle celâluhu) teslim olmaya hazırlıyor gibiydi. O’na el uzatabilecek bütün hâmiler teker teker gidiyor ve nur-u tevhid içinde ehadiyet sırrının zuhuruyla doğrudan doğruya ve fiilen Cenâb-ı Hakk’ın himayesi ihtar ediliyordu. O, “Kelime-i Tevhid” ve “Hasbünallah” cümlesini ta baştan vicdanında duyarak söylemeliydi. Onun için de, zâhirî esbâbın bütünüyle devre dışı kalması gerekiyordu. Ve öyle de oldu…
Allah’ın (celle celâluhu) kulu mânâsına gelen “Abdullah”, emin ve doğru kadın mânâsına gelen “Âmine” O’nun dünyaya gelmesine sebep ana ve babaya ait isimlerdi. Evet O, emniyet doğuran, emniyetin emanetçisi bir kadından dünyaya geliyordu. Risaletten evvel ubûdiyetle serfiraz olan bu şeref-i nev-i insanın babasının adı da “Allah’ın kulu” mânâsını taşıyordu. Bunlar rastlantı değildir; değildir zira bunları takdir buyuran Allah’tır (celle celâluhu).
2. O, Yetim Büyüdü