O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün bu mazhariyetlerin şuurundaydı ve tahdis-i nimet (şükür niyetiyle Hakk’ın nimetlerini ilân) sadedinde bunları izharda da beis görmezdi: “Ben nebiy-yi ümmî olan Muhammed’im. Benden sonra nebi yok! Ben sözün ilkiyle, sonuyla ve ‘cevâmiü’l-kelim’le serfiraz kılındım.”274 diyerek Hakk’ın ihsanlarını sayar-döker.. ve “Ey insanlar, ben ‘cevâmiü’l-kelim’ ve her şeyi hall ü fasl edecek son sözü söylemekle şereflendirildim.”275 nurefşân beyanlarıyla da geçmiş ve geleceğin Hatib-i Zîşân’ı olduğunu ilân ederdi.
Gerçekten O Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), diriltici soluklarıyla Hak bahçesinin güllerine ilâhîler besteleyen öyle bir bülbül idi ki, O ne zaman şakısa, gönlünü dile getirir ve gönlünün dilinden en büyüleyici nağmeler söylerdi. O’nun bağının taze fidanlarında filizlenmiş o tazelerden taze sözler, başkalarının baharında açılmış tomurcuklara, başkalarının sabahında güneşe uyanmış çiçeklere benzemezdi. O’nun söz sofrasında her şey bir gonca gibi şebnemi burnunda yepyeni ve turfandaydı.. ve bu turfanda nimetleri bütün derinlikleriyle tadıp tanımak, tanıyıp hazzına ermek de, sadece bu bezmin ilk tali’lilerine müyesser olmuştu.
O Beyan Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), söz cevherinden öyle bir kılıç yaptı ki, o kılıcın başlar üstünde bir kere dönüp helezonlar çizmesiyle bütün yalancı ve muzahref beyanlar kaçıp yarasaların tünedikleri yerlerde saklandılar ve bütün masallar, Kafdağı’nın arkasında ankâya sığındılar. O, ifade ve beyandan öyle çeşmeler akıttı ki, bir anda cahiliye sahrasının dört bir yanı Cennet bahçelerine döndü ve öyle çağlayanlar meydana getirdi ki, bütün imana açık gönüller kendilerini sonsuzun okyanusuna akan o çağlayanlar içinde buluverdiler.