İçeriğe geç

Aksine yarım yamalak Arapça ile ve sözlüklerin dar atmosferinde Kur’ân’ı kendi endam ve ulviyetine uygun seslendirmenin mümkün olamayacağı bir yana, böyle bir teşebbüs o semavî ifade âbidesine karşı da apaçık bir saygısızlıktır. O, usulüne uygun olarak bir dilden bir dile aktarılmalı; şöyle-böyle tefsirle alâkalı her şey çok iyi bilinmeli ve her yorum “ulûm-u âliye-i islâmiye”ye test ettirilerek ortaya konmalıdır. Bize düşen, “Onu, tercüme ile herkesin istifadesine sunuyorum.” diye onca genişliğine rağmen İlâhî Kelâm’ı kendi idrak ve ifade ufkumuza göre daraltmamaktır.

Aslında onu, bir tefsir, bir tevil veya geniş bir meâlle herkese duyurma bu işin uzmanları için bir vazife; ona karşı kadirşinas ve saygılı olmanın da gereğidir. Ancak, sağlam bir dil bilgisine, belâgat kurallarına; tefsir, hadis ve fıkıh usulü… gibi ilim dallarına vâkıf olmadan böyle bir şeye teşebbüsün de haddini bilmezlik olduğu açıktır. O, bir romanı tercüme ediyor gibi tercüme edilemez; kaldı ki öyle basit bir konuda bile uzmanlık aranır.

Şimdi iyi bir meâle doğru iz sürerken, “tercüme” neye derler, “tefsir” ne demektir, “tevil” ne mânâya gelir, kısaca bunlara bir göz atalım:

Tercüme; herhangi bir metni veya sözü, hususiyetlerini koruyarak bir dilden başka bir dile çevirmeye denir. Çeviri bazen, hiçbir kelimenin mânâsı atlanmadan kelime dizileri, terkipler ve terkipler arası gözetilmiş hususiyetler aynıyla diğer dile aktarma –aktarılabiliyorsa– şeklinde olur ki, buna “tam tercüme” denmesine karşılık; bazen de ya sadece kelimelerin çevirisi yapılır veya münhasıran muhteva aksettirilir ki, bu da eksik bir çeviridir.

277