İnsan olarak bize bahşedilen bütün bilgi yolları, bilgi vasıtaları belli ve sınırlıdır. Böyle sınırlı imkânlarla elde edeceğimiz bilginin mahdut olduğu/olacağı da açıktır. Zannediyorum, bu ölçüdeki bilgi ve mârifetle değil yaratılışımızın gâyesini, dünyada bulunuşumuzun hikmetini ve kâinatla münasebetlerimizin temel esprisini idrak etmek; yeryüzündeki genel ahengi ve ekosistemin ruhunu kavramamız dahi mümkün değildir. Oysaki insan, kendi hayatını, varlık içindeki konumuna göre düzenleyip yaşama mecburiyetinde olduğu gibi, bütün varlığa hâkim görünen “nizam-ı âlem” kanunlarına ve yaratılış seviyesinin gereği bir kısım ulvî gayelere göre tanzim etme sorumluluğunu da taşımaktadır. Eğer o, bu çok inişli-çıkışlı, rampalı-virajlı ve bir hayli de belirsiz yanları bulunan hayat yolculuğunda, kendi için meçhul bir seyahatin dününü-bugününü, önünü-arkasını iyi bilen bir rehbere teslim olmazsa çok yanılır ve ciddî sıkıntılara maruz kalır; ihtimal hiçbir zaman da yaratılışıyla hedeflenen gâyeye ulaşamaz.
Evet, yürüdüğümüz bu hayat yolunu ve yolculuk süresince karşılaşmamız muhtemel sürprizleri hiçbir zaman tam kestiremeyen bizler; eğer insanoğlunu ötelerden alıp buraya getiren, buradan da başka bir diyara sevk eden o çok merhametli Yaratıcı’nın elçi ve rehberlerine uymazsak dökülüp yollarda kalır, zikzaklar çizmeden kurtulamaz, varlık kitabını doğru okuyamaz, bu kâinat meşherini bereketlendirici bir nazarla temâşâ edemez, dünya sarayının mânâ, muhteva ve içyüzündeki esrârı kavrayamaz; dahası, her biri başlı başına birer kudret harikası olan eşya ve hâdiseleri, hâdiselerin farklı tezâhürlerini bir kısım tabiat kanunlarına bağlayarak bütün o fevkalâdelikleri alelâde şeyler gibi görmeye başlar ve kendi ufkumuzu karartmış oluruz.