İkincisi, Sûre-i Yusuf bir içtimaî yapıya veya bir içtimaî yapının te’sisine namzet bir sûre-i celîle olduğu gibi aynı zamanda bu sûrenin bir de ledünnî yönü vardır. Yusuf Sûresi’nde kardeşler arasındaki kıskançlık, nebideki sabr-ı cemil, bir nebinin hem dünya hem de ukbâ işlerine ciddi olarak vâkıf olduğu hususu dile getirilir ki, bunların hepsi başlı başına birer önem arz eder. Aynı zamanda bu sûrede bir devletin iktisadî yapısının düzene konmasına, devletler arasında bir yardım fonunun iktisadî yapının gereği olarak teessüsüne dikkat çekilir ve Efendimiz’e bütün bu konularda âdeta dersler verilir. İşte bu sûre, bu tür meseleleri tam ve kâmil şekilde anlattığından, –tabir caizse– hayatlaştırıp realize yollarını gösterdiğinden sûreye ahsenü’l-kasas denmiştir.
Üçüncü olarak, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi kavmi içinde daima rahatsız ve tedirgin edilmiş, en yakınları tarafından dahi çeşitli eza ve cefaya maruz bırakılmıştı. Allah, Yusuf Sûresi’nde baştan sona böyle bir hayatı destanlaştırarak âdeta Efendimiz’e şöyle buyurmuştur: “Hazreti Yakub ve Yusuf da birer nebidir, ama Yahudi kabilelerinin başı olacak Hazreti Yakub’un oğulları, ne Hazreti Yakub’tan ne de Hazreti Yusuf’tan gerektiği gibi istifade edememişerdir. Bu sebeple Sen sakın mahzun olma, bu yol hep böyle devam edegelmiştir.” İşte bu meseleyi arîz ve amîk dile getirdiğinden dolayı sûreye ahsenü’l-kasas denilmiştir.
Dördüncü olarak, bu sûrede aynı zamanda tamamen tasavvufî bir neşve içinde bize pek çok şey anlatılmaktadır. Sûrede, Hazreti Yakub, Hazreti Yusuf, kardeşleri, kuyuya atılması, satılması gibi esaslar sembolleştirilerek sırlı ve gizli ilâhî hikmetlere bağlanmaktadır.