Kur’ân-ı Kerim bu prensiplerle menfinin önünü kestikten sonra, “Namazı dosdoğru, tastamam kılın, zekâtı verin.”[2] diye müspeti yerleştiriyor. İnsan günde beş defa Allah’a olan ahd ü peymânını yenileyince sair vazifelerini yapması da ona zor gelmeyecektir. Kur’ân-ı Kerim’de namazdan sonra zekâtın anlatıldığı pek çok âyet vardır. Ve bunun etrafında o, ciddi tahşidat yapmaktadır. Kim ne derse desin biz çok defa İslâm tarihinde beşerin hiçbir dönemde yaşamadığı/yaşayamayacağı harikalarla karşılaşıyoruz. Mesela, Ömer İbn Abdülaziz devrinde beşerin refah ve saadetinin arttığını ve iki uçtaki sınıfların erimesi ve bir orta sınıfın meydana gelmesi mevzuunda doruk noktaya ulaşıldığını müşâhede ediyoruz. O gün öyle müreffeh bir dönem yaşanıyordu ki, insanlar zekâtlarını verebilmek için sokak sokak, kapı kapı dolaşmalarına rağmen çok defa zekâtları ellerinde kalıyordu. Evet, o devirde bu mesele rahatlıkla halledilmişti. Çünkü veren her fert, Kur’ân’ın, “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi sürgün verip her birinde yüz dâne bulunan bir başağın hâline benzer. Allah dilediğine kat kat fazlasını da verir. Allah’ın lütfu geniştir ve ilmi her şeyi kaplar.” (Bakara sûresi, 2/261) âyetine inanarak veriyordu. Böyle bir karşılığı düşünen her fert seve seve bu cömertliği yapıyor, devletin ve milletin imdadına koşuyordu. Dolayısıyla da uç sınıflar teşekkül etmiyordu.