İçeriğe geç

Vicdanın her şeyi çözmede birinci anahtar olduğunu gösteren, Asr-ı Saadet’e ait bir hâdiseyi arz etmek istiyorum: Bir gayr-i menkulün ihtilaflı durumu, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakemlik yapması için getirilir. Efendimiz henüz şikâyet bildirilip dertler anlatılmadan, “Ben de sizin gibi bir insanım. Siz davalarınızın halli için bana geliyorsunuz. Bazınız hüccet yönüyle, diğer bazınızdan daha ikna edici olması, böylece benim, işittiğime dayanarak onun lehine hükmetmem mümkündür. Kimin lehine, kardeşinin hakkından bir şey hükmetmişsem (bilsin ki), onun için Cehennem’den bir ateş parçası kesmiş oluyorum.” diyerek bir hakikati dile getirir. –Bundan dolayı mahkemede hâkimin her şeyden önce bir muhasebe dersi vermesi sünnettir.– Bunu duyan iki sahabî de kendi haklarından vazgeçiverirler. Ama mesele Efendimiz’e getirilmiştir bir kere ve Allah Resûlü onlara iki tarafı da memnun edecek bir çözüm sunmuştur: “Gidin, o malı eşit olarak taksim edin. Ve sonra kura çekin. Kime ne düşerse ona sahip olsun. Sonra da birbirinize hakkınızı helâl edin. Allah’ın huzuruna hesabını veremeyeceğiniz bir şeyle gitmeyin.”[1]

Görüldüğü gibi vicdanlar dupduru ve inançla mamur olunca çözüm kolaylaşıyor. Evet, her fert, kendi iç yapısıyla içtimaî bünye içinde yaşamaya ehil hâle gelmişse, böyle fertlerin teşkil ettiği içtimaîde huzursuzluk ve âhenksizlik tasavvur edilemez. Bu itibarla da her şeyden evvel vicdanın tamir edilmesi lâzımdır. İnsanlar Allah huzurunda hesap vermeye inanmalılar ki, bilerek yanlışlık yapmasınlar. Bir arpadan dahi Allah’a hesap vereceğini hesaba katan mü’min bundan sonra zekâtını vermemezlik edemez ve faize girme gibi meselelerden fersah fersah uzak kalmaya bakar. Binaenaleyh bu konuda şart-ı evvel; vicdanların saf, dupduru ve temiz olmasıdır.

145