Dolayısıyla mü’minler Cennet’te Cenâb-ı Hakk’ı görecek, duyacak ve bir şerefe mazhar olacaklardır. İşte oradaki görme hakikati bizim ruhlarımıza aksedince, burada da içimizde bir görme, Zât’ını tasavvur etme merakı beliriyor. Eğer ille de burada göreceğiz dersek totemciliğe, putperestliğe düşebiliriz. Mü’minler burada düşünce ve tasavvurlarında hep tecrit ve tecerrüt mülâhazasına bağlı yaşarlar/yaşamalıdırlar. Resûl-i Ekrem Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde bu hakikati ifade sadedinde, kıyamet günü insanlar haşrolunca onlara Allah’tan başka taptıkları şeylere tâbi olmalarının söyleneceğinden bahseder. Mü’min kullara gelince, onlara da böyle bir tecellî olacak ve Allah, “Ben sizin Rabbinizim.” diyecek. Onlar da, dünyadaki bilgilerine göre Allah’ın görülüp ihâta ve idrak edilemeyeceğini düşündüklerinden bunu kabule yanaşmayacak ve “Senden Allah’a sığınırız. Rabbimiz gelinceye kadar yerimiz burasıdır. Gelince biz O’nu tanırız.” diyecekler. Derken Rabbileri onların tanıyacakları bir surette tecellî eder. Onlar Cenâb-ı Hakk’ı tanıyıp “Evet, Sen Rabbimizsin!” derler.[2]
Evet, Rab, dünyada ihâta ve idrak edilmez. Fakat orada “Ben sizin Rabbinizim!” diye bunu bizzat Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri beyan edecek ve herkes kendi ruh aynasına ve kabiliyetine göre “idraksiz ve ihâtasız olarak” O’nu mutlaka müşâhede edecektir. Bundan anlaşılan şudur: Mü’min, burada kendini çok iyi disipline etmiş, dinî prensipleri çok iyi sindirmişse bilir ki, Cenâb-ı Hak ne şekildir ne de cisim. O sınırlandırılamaz, zıddı ve niddi yoktur. Hiçbir şey O’na benzetilemez. Cennet’te görebileceği şekilde tecellî etmesine karşı mü’min, dünyadaki kanaatiyle “Hayır, Sen Rabbimiz değilsin.” diyor. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesinden sonra Rabb-i Kerimleri olduğunu anlayabiliyorlar.