İçeriğe geç

İşte Kur’ân-ı Kerim, Levh-i Mahfuz’dan böyle bir yazılmayla intikal etmiştir. Bu yazılmada, ancak Allah’ın müsaade ettiği melek/melekler Kur’ân’a muttali olmuştur. Ayrıca, yukarıda da ifade edildiği gibi böyle yerlere ancak vicdanen ve kalben yükselebilenler muttali olabilir. Mesela, Varaka İbn Nevfel gibi, Hak’tan gelen bir esinti ile bir kısım hakikatleri ifade eden insanlar vardı ki bunlar, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya şerefkudûm buyurunca, O’nun esintilerini hissetmiş, semanın yerdeki insanlarla yeniden münasebete geçeceğini vicdanlarında sezmeye başlamışlardır. Siyer ve tarih kitapları, o devirde Varaka İbn Nevfel gibi… kimseleri hanîf olarak kaydetmektedir.[4] Yine bu tür esintileri gönül dünyasında hissedenlerden birisi de Zeyd İbn Amr idi. Aşere-i mübeşşereden meşhur sahabî Saîd İbn Zeyd’in babası ve Hazreti Ömer’in de amcası olan bu zat da hanîflerdendi. Bu zat, putlardan yüz çevirmiş ve onların hiçbir fayda ve zarara muktedir olamayacaklarını haykırmış tâli’lilerden biriydi. Hatta o, etrafındakilere ölüm yatağında iken şu sözlerle seslenmişti: “Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki ben o günlere yetişebilecek miyim? Ancak siz o din geldiği zaman, vakit fevt etmeden ona iman edin.” Sonra da derin bir inkisar içinde, “Ah Yüce Yaratıcı! Keşke Senin adını bir bilebilseydim, Seni tanıyabilseydim ve yüzümü yere koyup Sana karşı kulluk yapabilseydim!” deyivermişti.[5] Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı Hakk’a karşı tamamen uyanmış biriydi. O, bu sözleriyle bir olan Allah’a (celle celâluhu) inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu.

231