İçeriğe geç

Bununla beraber, belli ölçüde bu meselenin izahı da mümkündür. Kur’ân-ı Kerim, evvelâ Levh-i Mahfuz’da idi ki, Levh-i Mahfuz, bazılarına göre “taayyün-ü sâni”, bazılarına göre de “imam-ı mübîn” ünvanıyla ifade edilmiştir. Allah’ın ilmi, olmuşa, olacağa, mümkine, mümteniye, Zât’ına ve her şeye taalluk eder. Allah, gelecek zamanı son noktasına kadar –O’nun son noktası yoktur–, ebedlere kadar; geçmiş zamanı da son noktasına kadar, ezele kadar bilir. Her şey, Allah’ın ilminde bir nokta gibidir. Hiç kimse, Allah’ın geçmiş ve geleceğe ait şeyleri bildiği gibi, hâl-i hazırda olan bir şeyi bilemez. Nitekim, “Yarattığı mahlûkların önünde ardında ne var, hepsini bilir. Mahlûklar ise O’nun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar.” (Bakara sûresi, 2/255) âyet-i kerimesi bu hakikati ifade etmektedir. Binaenaleyh, –doğrusunu Allah (celle celâluhu) bilir– Levh-i Mahfuz, ilm-i ilâhide her şeyin değişmez şekliyle sabit aynlar hâlinde tesbit buyurulduğu bir yerdir. Kur’ân-ı Kerim’de, “O Levh-i Mahfuz’da idi.” (Bürûc sûresi, 85/21-22) ve “Allah’ın müsaade etmediği hiç kimse oraya muttali olamaz.” (Cin sûresi, 72/26) meâlleriyle hatırlatılır bu konu.

Ayrıca ikinci derecede her şey Levh-i Mahv u İsbat’a istinsahla intikal eder. Oraya ancak nazarı yükselen, kalb ve ruhun hayatına çıkan bir kısım kimseler muttali olabilirler. Levh-i Mahv u İsbat’ta, bir insanın veya bir milletin kaderiyle alâkalı bir kısım yazılan kitaplar vardır ki; bunlar, yazılır, silinir ve arkadan gelenler onların yerini alır. Bu, bir sinema şeridi gibi hep böyle döner durur.

230