Evet, bir içtihat sonucu olarak Âişe Validemiz’in ve Hz. Talha’yla Zübeyr’in (radıyallâhu anhüm) Hz. Ali’nin karşısına çıkmalarını ve onunla savaşmalarını anlamamız zor olsa da biz yine de onlar hakkında hüsnüzan besleyecek ve onlara karşı saygılı olmaya çalışacağız. Bu âyetiyle Kur’ân-ı Kerim, arkadan gelen bizlere yol gösteriyor ve “Sakın onların durum ve davranışlarını kritiğe tâbi tutmayınız!” diyor.
Yine bu âyetiyle Kur’ân sanki bize, “Onların muhasebesini yapıp tenkit etmek size düşmez; onlar Allah Resûlü’nün (sallâllahu aleyhi vesellem) ifadesiyle çok âlî semavî yıldızlar gibidirler.” demek istiyor.. ve arkadan gelenlere edep öğretiyor.
Geçmişler hakkında müspet düşünme ve onları hayırla yâd etme umumî bir kanundur; bir cemaatin sonra gelenleri öncekilere rahmet okuyacak ve onları hayırla yâd edecektir. Nitekim tarih boyunca İslâm toplumu sahabeye ve tâbiîne laf etmediği gibi ettirmemiştir de. Öyle ki sahabe-i kiram arasındaki meselelerin büyük fitnelere sebebiyet verdiği bir dönemde Hasan Basri, Basra’ya gider ve fitnenin merkezinde yaşar. Ona sorarlar: “Herhangi bir sahabe mi büyüktür, yoksa Ömer b. Abdülaziz mi?” Aslında Ömer b. Abdülaziz, büyüklüğü münakaşa yapılmayacak bir insandır. Ahlâk, kemal ve faziletiyle onu tartacak terazi yoktur ve olamaz. Öyle ki onu alıp Hz. Ömer’in yanına koysanız Hz. Ömer’e ait sahabelik madalyası dışında bu iki zatı birbirinden tefrik edemezsiniz. O, bu kadar büyüktür. Ama Hasan Basri sahabeye karşı hürmet ve saygıyı koruma yolunda: “Ömer b. Abdülaziz, sahabenin en arkadan geleni olan Vahşi’nin atının burnunda ancak bir toz olabilir.” der.. ve işte ölçü budur. Bu mülâhaza ile, hem sahabe-i kirama hem de diğer geçmişlere karşı bize çok derin ve şuurluca bir saygı telkin edilmektedir.