Şunu da ifade etmek gerekir ki, bu farklı mütalaa ve mülâhazalar, –bilhassa Ehl-i Sünnet çizgisinde olanlar– hiçbir zaman usûle gidip dayanmaz. Büyük bir kısmı itibarıyla usûlde ittihat ve ittifak vardır. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi erkân-ı İslâmiye’de ihtilafa düşen kimse yoktur. Meselâ, mü’minin izzetinin korunması, onun düşman sultası altına girmemesi mevzuunda farklı düşünen kimse yoktur ve bu konuda bütün âlimler ittifak hâlindedirler. Ancak bu mevzuda strateji geliştirmekle alâkalı farklı mütalaalar ortaya konulmuştur. Nitekim beşer düşündüğü müddetçe, ortaya hep farklı mülâhazalar çıkmıştır/çıkacaktır da. Meselâ bir masanın başında bir şirketin ortakları bir araya geldiklerinde, pek çok farklı mütalaa beyan etmekte ve böylece fıtratlarının muktezasını yerine getirmektedirler. Nitekim birinin düşündüğünü, herkesin kabul etmesi, diğer insanların hiç düşünmedikleri ve fikir cevvaliyetinden mahrum oldukları anlamına gelmez. Hakkın cidarları ve sınırları zorlanmadıktan ve gidip usûle dayanmadıktan sonra bu tür farklı mütalaa ve mülâhazalar her zaman olagelmiştir ve olacaktır.
Eskinin bir uzantısı olarak günümüzde de devam eden değişik iman ve Kur’ân hizmet yolları ve yöntemleri vardır. Bunu tabiî kabul etme mecburiyetindeyiz. Bunların birleşmesi mevzuunda bazı şeyler yapılabilir. Birleşme olmasa bile en azından ihtilâfların önüne geçilmesi istikametinde şu esaslar birer düstur olarak kabul edilebilir:
Herkes, kendi mesleğinin muhabbeti ile yaşamalı ve başkalarını tenkit etmemelidir. Bir gruba mensup olan kişi, kendi yolunu terviç edebilir ve en büyük ideali kendi hizmet düşüncesinin revaç bulması olabilir. Fakat bu kimse, diğer grupları yıkıcı ve köstekleyici söz ve tavırlara girmemelidir. Bu prensipler çerçevesinde hareket edenler, müspet hareket ediyorlar demektir ve zannediyorum bunu herkes mâkul ve makbul karşılar.