Daha ilk devirlerde, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn asrında hak mezhep olarak belki elli mezhep vardı. Buhârî, Müslim, Tirmizî, Sevrî, Evzâî ve Zührî’nin ayrı mezhepleri vardı. Hatta Ebû Hanife’nin talebeleri olan Ebû Yusuf, İmam Muhammed Şeybânî ve İmam Züfer’in de ayrı mezhepleri vardı. İmam Şafiî ile Ebû Hanife arasında birbirlerine karşı ne kadar muhalefet ve farklı düşünce varsa, Ebû Yusuf ile İmam Âzam ve İmam Muhammed ile İmam Âzam arasında da o ölçüde farklı düşünce ve mülâhazalar vardı. Bunların hepsi mezheptir ve onlar, bu farklı mülâhazalarını Cenâb-ı Hakk’ın, zihinlerine lütfettiği ilham, idrak ve kabiliyetle, Kur’ân’dan ve Sünnet’ten, sahabe-i kiramın hayatından ve tâbiîn büyüklerinin bu mevzudaki anlayışlarından çıkarmışlardı.
İşte bu şekilde çok farklı mütalaa ve mülâhazalar meydana gelmişti. Bu, bir yönüyle beşer tabiatının gereğiydi de. Beşeri bir tek çizgide düşünmek ve öyle olmasını arzu etmek, –bağışlayın– onu hayvan olarak mütalaa etmek demektir. Bu itibarla, en akıllı insan, insanların farklı mütalaalarını normal kabul eden insandır. Herkesi aynı şekilde ve aynı çizgide düşünmeye zorlamak, Allah’ı, peygamberi, tabiatı, fıtratı ve dinin ruhunu bilmemenin ifadesidir.