Bütün bunlar o dönemde düşünce hürriyetinin, düşünceyi ifade etme hürriyetinin ve araştırma hürriyetinin çok rahat kullanılmasından kaynaklanıyordu.
İmam Muhammed, İmam Ebû Yusuf Ebû Hanife’ye karşı çok saygılı ve terbiyeli idiler. Ona, “Hocamız” diyorlardı ama aynı meselede onunla farklı düşünceleri de olabiliyor ve bunu da ifade edebiliyorlardı. Kitaplarda buna misal teşkil edecek, onların pek çok farklı düşünce, mülâhaza ve mütalaaları vardır. Bunlar sadece kuru bir saygıdan dolayı “Hocam” deyip de Kitap ve Sünnet’te öyle görmedikleri hakkı ketmetmiyorlardı. Çünkü onlar hakikat karşısında susanın dilsiz şeytan olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Evet, Ebû Hanife de Süfyan b. Uyeyne ve Süfyan es-Sevrî gibi dâhilerdendir. Aslına bakılırsa fıkıh Ebû Hanife’nin asıl alanı değildir. O, kelâm ulemâsındandır. Yani fıkıh, Ebû Hanife’ye göre ikinci bir meseledir. Zira o akidecidir. (Allâme Muhammed Hamdi Yazır da aslında fakihtir ama tefsir yazmıştır.) Ebû Hanife de, şartların gereği daha çok akide ve kelâm ile iştigal etmiş olmasına rağmen, hem kendisi fıkıhta daha meşhur olmuş, hem de talebeleri büyük ölçüde fıkıh sahasında yetişmişlerdir. Zira yetiştiği dönemde fırak-ı dâlle ve bâtıl cereyanlar öyle çoğalmıştı ki, Dehriyyûn Basra ve Kûfe’de kürsüler kurmuştu. Hatta bu meselede o derece ileri gitmişlerdi ki, inkâr-ı ulûhiyet meselesi bile konuşuluyordu. Neoplatonizm, Monizm ve daha başkalarının fikir plânında temelleri de aslında o dönemde atılmıştı. Evet, daha sonraki filozoflarla sistemleştirilmeye tâbi tutulmuş, yeniden bir kere daha seslendirilmiş ve yorumlanmış olsalar da, bunların tohumları ta o dönemde atılmıştı. Onun için, biri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat diğerleri (yetmiş ikisi) de fırak-ı dâlle olmak üzere yetmiş üç fırkanın varlığından bahsedilmektedir.