İçeriğe geç

Burada müsaadenizle misal olması kabilinden mevzuyla alâkalı birinin bir hâtırasını arz etmek istiyorum: Bu zat, ikamet ettiği bir binada, ciddî şekilde tazyike maruz kaldığı ve bir şakî gibi arandığı sırada, onu arayanların, bir gün onun bulunduğu binaya geldiklerini ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret esnasında sığındığı mağaradaki durumu gibi6 onunla öbürleri arasında az bir mesafe kaldığı, biraz ilerleseler yanına girecek kadar ona yakın oldukları, hatta çevresinde dolaştıkları, her dakika ona ulaşacak gibi oldukları halde bir türlü ona ulaşamadıklarını; dahası, bu ilk mevhibelerden sonra tam o esnada birdenbire ruhunu bir itminanın sardığını ve âdetâ cennetin koridorlarında geziniyormuşçasına inşirâha erdiğini tekrar tekrar anlatmıştı.

4– Sekîne, her kavimde değişik şekillerde tecellî edebilir. Bu, biraz da Cenâb-ı Hakk’ın lütfunun bir buudu olarak, tecellîgâhın liyakat ve istidadına göre zuhur eder. Meselâ, Bedir’de nâzil olan sekîne, meleklerin, savaş meydanında, mücehhez askerler şeklinde görünmeleriyle tecellî etmiş;7 zira o makam öyle olmasını gerektiriyordu. Sanki Allah (celle celâluhu), meleklerin “Bize de vazife yok mu?” demelerine karşılık, İki Cihan Güneşi’ne sekîneyi, meleklerin çevik çavak temsil ve temessülleriyle, Üseyd b. Hudayr’a (radıyallâhu anh) ise, Kur’ân’ı hâlisâne okuduğu için bir duman şeklinde gösteriyordu. Yani o biraz da ortamın ve umûmî ahvalin rengi ve deseniyle zuhûr ediyordu.

183